Farmasötik görünmeyen tehlike
Türkiye son yıllarda savunma sanayiinde önemli bir dönüşüm gerçekleştirdi. İnsansız hava araçlarından füze sistemlerine, savaş gemilerinden elektronik harp teknolojilerine kadar birçok alanda dışa bağımlılığı azaltan ciddi bir kapasite oluşturuldu. Bugün milli savunmadan söz edildiğinde aklımıza doğal olarak SİHA’lar, füzeler, radar sistemleri, savaş uçakları, mühimmat ve ileri savunma teknolojileri geliyor.
Ancak millî güvenliğin yalnızca görünen unsurlarına odaklanırken, gözden kaçırdığımız başka bir stratejik bağımlılık alanı var
Farmasötik alan:
Farmasötik kavramı en yalın ifadeyle, ilaçların geliştirilmesi, üretilmesi, bu ilaçlarda kullanılan etken maddeler ve hammaddeler ile bunların tedarik süreçlerini kapsayan ilaç endüstrisinin bütününü ifade eder.
Yani burada yalnızca eczanenin rafındaki ilaç kutusundan söz etmiyoruz. O kutunun içindeki ilacı oluşturan etken maddeden hammaddesine, üretim teknolojisinden tedarik zincirine kadar uzanan stratejik bir sistemden söz ediyoruz.
Tam da bu nedenle farmasötik güvenlik, yalnızca bir sağlık politikası olarak görülemez.
Çünkü bu sistemin herhangi bir kritik halkasında dışa bağımlıysanız, barış döneminde fark edilmeyen bu bağımlılık; savaş, ambargo, salgın veya küresel kriz döneminde bir anda millî güvenlik kırılganlığına dönüşebilir.
O hâlde bugün sormamız gereken soru şudur:
Bir kriz anında veya savaş başladığında ilaçlarımız nereden gelecek?
Daha da önemlisi
Dış ticaret yollarımız kesildiğinde Türkiye kritik ilaçlarını ve bu ilaçların etken maddelerini ne kadar süre kendi imkânlarıyla üretebilecek?
Bu soru ilk bakışta sağlık politikalarının konusu gibi görülebilir. Oysa meseleye millî güvenlik açısından baktığımızda karşımıza çok daha ciddi bir tablo çıkıyor.
Çünkü savaş yalnızca silahla kazanılmaz; lojistikle sürdürülür, insan gücüyle devam ettirilir ve güçlü bir sağlık sistemiyle desteklenir.
Ne kadar gelişmiş füzeniz, savaş uçağınız, SİHA’nız veya mühimmatınız olursa olsun; yaralanan askeriniz için gerekli ilaçları, ameliyatlarda kullanılan anestezikleri, enfeksiyonlarla mücadelede ihtiyaç duyulan antibiyotikleri, yoğun bakım ilaçlarını, kan ve plazma ürünlerini veya bunların üretiminde kullanılan kritik hammaddeleri temin edemiyorsanız savunma zincirinizin hayati bir halkası eksik demektir.
İşte bu nedenle Türkiye’nin ilaç ve sağlık sanayisine artık yalnızca ekonomik veya ticari bir sektör olarak bakmaması gerekiyor.
İlaç güvenliği aynı zamanda bir millî güvenlik meselesidir.
SAVAŞIN YENİ HEDEFİ: BAĞIMLILIKLAR
Modern savaş anlayışı değişiyor.
Günümüzde bir ülkenin savaşma iradesini ve direnme kapasitesini kırmak için yalnızca askerî üslerini, havaalanlarını veya mühimmat depolarını hedef almak gerekmiyor.
Enerji kaynaklarının kesilmesi...
Haberleşme sistemlerinin aksatılması...
Finans sisteminin baskı altına alınması...
Gıda tedarik zincirlerinin bozulması...
Kritik hammaddelere erişimin engellenmesi...
Limanların ve lojistik güzergâhların işlemez hâle getirilmesi...
Sağlık sisteminin ihtiyaç duyduğu kritik ilaç, tıbbi ürün ve hammaddelere erişimin zorlaştırılması...
Bunların her biri bir ülkenin direnme kapasitesini doğrudan etkileyebilir.
Dolayısıyla geleceğin savaşlarında ülkelerin yalnızca askerî zayıflıkları değil, stratejik bağımlılıkları da hedef hâline gelebilir.
İlaç sektörü tam da bu noktada millî güvenlik açısından kritik hâle geliyor.
Bir ilacın Türkiye’de üretiliyor olması elbette önemlidir. Ancak stratejik bağımsızlığı değerlendirmek için bu bilgi tek başına yeterli değildir.
Asıl sorulması gereken soru şudur:
O ilacın etken maddesi nerede üretiliyor?
Daha da önemlisi:
Türkiye’nin dış ticaret yolları kesildiğinde veya kritik farmasötik hammaddelerin ihracatı durdurulduğunda aynı ilacı üretmeye devam edebilir miyiz?
İşte millî güvenlik açısından bakılması gereken nokta burasıdır.
Çünkü bir kutunun üzerinde “Türkiye’de üretilmiştir” yazması, eğer o ilacın temel girdileri ve etken maddeleri büyük ölçüde dışarıdan geliyorsa, savaş şartlarında tek başına stratejik bağımsızlık anlamına gelmez.
Barış döneminde ekonomik bir tercih veya ticari bağımlılık olarak görülen bir durum, savaş başladığında stratejik kırılganlığa dönüşebilir.
İşte asıl görünmeyen tehlike de burada başlamaktadır.
DÜNYA BU TEHLİKEYİ GÖRMEYE BAŞLADI
Bu tartışma artık yalnızca teorik bir güvenlik senaryosu değildir. Avrupa Birliği, kritik ilaçların ve bunların üretiminde kullanılan etken maddelerin tedarik güvenliğini güçlendirmek amacıyla 2025 yılında Critical Medicines Act (Kritik İlaçlar Yasası) sürecini başlattı. Süreç, 2026 yılında Avrupa Birliği kurumları arasında siyasi anlaşma aşamasına kadar ilerledi.
Avrupa’nın ortaya koyduğu yaklaşım dikkat çekicidir.
Kritik ilaç üretim kapasitesinin artırılması, stratejik üretim projelerinin desteklenmesi, tedarik zincirlerinin çeşitlendirilmesi ve tek veya sınırlı sayıdaki tedarikçiye bağımlılığın azaltılması hedeflenmektedir.
Daha önemlisi, Avrupa Birliği’nin Critical Medicines Alliance çalışmalarında kritik ilaçların etken maddeleri ve hammaddelerinin sınırlı sayıdaki coğrafi bölgede yoğunlaşmasının bir kırılganlık oluşturduğu açık biçimde ortaya konulmaktadır.
Yani Avrupa artık meseleyi sadece, İlacımız var mı? sorusuyla değerlendirmiyor.
Şunu da soruyor:
“Bu ilacı üretecek maddeyi nereden alıyoruz ve yarın o kaynak kesilirse ne yapacağız?”
İşte Türkiye’nin de sorması gereken soru budur.
ABD’de ise uzun yıllardır uygulanan Strategic National Stockpile sistemi, büyük sağlık acil durumlarında yerel imkânların yetersiz kalması hâlinde kullanılmak üzere ilaçların, tıbbi malzemelerin ve çeşitli sağlık ekipmanlarının stratejik rezervlerde tutulmasına dayanıyor.
Bu iki örnek bize önemli bir gerçeği gösteriyor:
Kritik ilaç güvenliği artık yalnızca sağlık politikası değildir; devletlerin stratejik dayanıklılık politikasının bir parçasıdır.
FARMASÖTİK BAĞIMLILIĞIN SİLAHLANDIRILMASI
Geleceğin güvenlik ortamında üzerinde düşünmemiz gereken kavramlardan biri farmasötik bağımlılığın silahlandırılması olmalıdır.
Burada klasik anlamda bir biyolojik silahtan söz etmiyorum. Bir ülkenin sağlık sistemini tehdit etmek için her zaman virüs, bakteri veya başka bir biyolojik ajan kullanılması gerekmeyebilir.
Çok daha sessiz bir yöntem vardır:
Bağımlı olduğunuz ürüne erişiminizin engellenmesi.
Kritik ilaçların gönderilmemesi,
Etken madde ihracatının sınırlandırılması,
Farmasötik hammaddelerin tedarikinin kesilmesi,
Ambargolar,
Lojistik güzergâhların kapanması,
Kritik tıbbi ürünlerin ekonomik veya siyasi baskı aracına dönüştürülmesi...
Bunların her biri savaş veya büyük kriz dönemlerinde bir ülkenin sağlık sisteminin direncini zayıflatabilir.
Bu nedenle sağlık tedarik zincirlerinin güvenliği artık yalnızca ticaret politikalarının konusu olarak değerlendirilemez.
Bu alan aynı zamanda hibrit tehditler ve millî güvenlik başlığı altında ele alınması gereken stratejik bir meseledir.
Bugün enerji bağımlılığının nasıl bir ülkeye karşı siyasi ve ekonomik baskı aracına dönüşebileceğini kabul ediyorsak, yarın aynı riskin ilaç ve sağlık ürünlerinde ortaya çıkabileceğini de görmek zorundayız.
Çünkü geleceğin çatışmalarında bir ülkenin sağlık sistemini zorlamak için mutlaka biyolojik saldırı gerçekleştirilmesi gerekmeyebilir.
Bazen ihtiyaç duyduğu kritik ilaçlara ve hammaddelere ulaşmasını engellemek de stratejik sonuç yaratabilir.
SAĞLIK LOJİSTİĞİ SAVUNMA LOJİSTİĞİDİR
Askerî stratejinin değişmeyen kurallarından biri lojistiktir. Tarih boyunca ordular yalnızca cephede kaybetmedi. Yakıtı, mühimmatı, yiyeceği veya sağlık desteği kesilen ordular da savaşma kabiliyetlerini zaman içerisinde kaybetti.
Bu nedenle artık savunma lojistiğinin tanımını genişletmek zorundayız.
Sağlık lojistiği de savunma lojistiğidir.
Bir ülkenin mühimmat stokunun kaç günlük olduğu nasıl hesaplanıyorsa, kritik ilaç ve sağlık malzemesi stoklarının ne kadar süre yeterli olacağı da aynı stratejik hassasiyetle hesaplanmalıdır.
Antibiyotikler...
Anestezi ilaçları...
Yoğun bakım ilaçları...
İnsülin ve hayati kronik hastalık ilaçları...
Kan ve plazma ürünleri...
Aşılar...
Antidotlar...
Acil müdahale ilaçları...
Bunlar barış zamanında sağlık sisteminin unsurlarıdır.
Ancak savaş başladığı anda aynı ürünler millî savunmanın stratejik lojistik unsurlarına dönüşür.
Dolayısıyla bir ülkenin savunma kapasitesi değerlendirilirken yalnızca mühimmat depolarına, füze sistemlerine veya savaş uçağı sayısına değil, sağlık sisteminin ne kadar süre kendi imkânlarıyla ayakta kalabileceğine de bakılmalıdır.
MİLLÎ FARMASÖTİK GÜVENLİK DOKTRİNİ
Türkiye’nin artık bu konuyu daha geniş bir stratejik perspektifle ele almasının zamanı gelmiştir. Bunun için bir Millî Farmasötik Güvenlik Doktrini oluşturulması gerektiğini düşünüyorum.
İlk olarak Türkiye’nin Kritik İlaç ve Farmasötik Madde Envanteri belirlenmelidir.
Savaş, salgın, büyük deprem, ambargo veya uluslararası tedarik zincirlerinin uzun süre kesilmesi durumunda hangi ilaçların ve hangi etken maddelerin vazgeçilmez olduğu açık biçimde ortaya konulmalıdır.
İkinci aşamada Millî Stratejik İlaç Rezervi oluşturulmalıdır.
Bu rezerv hastanelerin veya eczanelerin günlük stoklarından farklı düşünülmelidir. Doğrudan savaş, salgın, ambargo ve olağanüstü durum şartlarına göre planlanan stratejik bir güvenlik rezervi niteliğinde olmalıdır.
Üçüncü ve belki de en önemli konu etken madde bağımsızlığıdır.
Türkiye’deki üretim kapasitesi yeterli değilse yeni tesisler kurulabilir ve üretim kapasitesi artırılabilir.
İlaç üretimi daha kapsamlı hâle getirilebilir.
Ancak kritik etken maddeyi başka ülkelerden almak zorundaysanız dışa bağımlılığı tamamen ortadan kaldırmış olmazsınız.
Bu nedenle özellikle millî güvenlik açısından kritik kabul edilen ilaçların etken maddelerinde belirli bir yerli üretim kapasitesinin korunması, yalnızca ekonomik bir tercih değil, stratejik bir zorunluluk olarak değerlendirilmelidir.
90 GÜNLÜK SENARYO
Türkiye’nin yapması gerekenlerden biri de savaş ve kriz senaryolarına sağlık tedarik zincirlerini dahil etmektir.
Örneğin 90 günlük bir kriz senaryosu üzerinden şu soruyu soralım:
Türkiye’nin dışarıdan ilaç ve farmasötik hammadde tedariki 90 gün boyunca ciddi biçimde kesilirse ne olur?
Hangi ilaç ilk önce kritik seviyeye düşer?
Hangi etken maddenin yokluğunda üretim durur?
Hangi hastanelerin kapasitesi etkilenir?
Hangi yerli üretici dışarıdan hammadde gelmeden üretime devam edebilir?
Alternatif tedarik kaynaklarımız yeterli midir?
Ve en önemlisi,
Türkiye bu 90 günlük dönemde kendi imkânlarıyla sağlık sistemini ne ölçüde ayakta tutabilir?
Bu soruların cevapları kriz başladıktan sonra aranmamalıdır.
Barış döneminde hazırlanmalı, senaryolar oluşturulmalı ve sağlık tedarik güvenliği gerektiğinde millî güvenlik tatbikatlarının bir parçası hâline getirilmelidir.
Çünkü kriz yönetiminin temel kuralı, kriz başladıktan sonra çözüm aramak değil, kriz başlamadan önce kırılganlığı tespit etmektir.
YENİ BİR GÜVENLİK ALANI, FARMASÖTİK İSTİHBARAT
İstihbarat dünyası da değişmektedir. Geçmişte bir ülkenin kaç tankı, kaç savaş uçağı veya ne kadar mühimmatı bulunduğunu bilmek önemli bir istihbarat üstünlüğüydü. Bugün ise ekonomik kapasite, teknoloji, enerji, kritik hammaddeler, küresel tedarik zincirleri ve sağlık altyapısı da güvenlik değerlendirmelerinin ayrılmaz parçaları hâline gelmiştir.
Bu nedenle Türkiye’nin farmasötik istihbarat kapasitesini de geliştirmesi gerektiğini düşünüyorum.
Dünyadaki kritik ilaç üretim merkezleri, etken madde üreticileri, farmasötik hammaddeler, uluslararası tedarik yolları ve tek ülkeye veya sınırlı sayıdaki üreticiye bağımlı olunan stratejik ürünler sürekli takip edilmelidir.
Bir kriz başlamadan önce şu sorunun cevabı bilinmelidir:
Hangi ülke, hangi kritik ilacın veya hammaddenin ihracatını durdurduğunda Türkiye bundan ne kadar etkilenir?
Bunun da ötesinde Türkiye’nin ilaç ve sağlık alanındaki stratejik bağımlılık haritası çıkarılmalıdır.
Çünkü istihbarat yalnızca tehdidin nereden geleceğini bilmek değildir, bağımlılıklarınızın nerede olduğunu bilmek de istihbarattır.
SAVUNMANIN TANIMINI YENİDEN DÜŞÜNMEK
Türkiye savunma sanayiinde elde ettiği başarıyı bundan sonraki dönemde sağlık, ilaç ve biyoteknoloji alanlarına da stratejik bir anlayışla taşımak zorundadır.
Bir ülkenin savaşma kapasitesi kadar savaşı sürdürebilme kapasitesi de önemlidir.
Gerçek bağımsızlık ise çoğu zaman savaşın ilk gününde değil, savaş uzadığında ortaya çıkar.
Mühimmatınız olabilir.
Füzeniz olabilir.
SİHA’nız olabilir.
Ancak yaralınızı ameliyat edecek anestezi ilacını, enfeksiyonu durduracak antibiyotiği, yoğun bakımı ayakta tutacak kritik ilaçları veya bunların hammaddelerini dışarıdan bekliyorsanız savunma zinciriniz tamamlanmış değildir.
Bu nedenle ilaç güvenliğini yalnızca Sağlık Bakanlığının, hastanelerin veya ilaç şirketlerinin meselesi olarak görmekten vazgeçmeliyiz.
İlaç güvenliği enerji güvenliği, gıda güvenliği ve siber güvenlik gibi doğrudan millî güvenlik mimarisinin bir parçasıdır.
İlaçta dışa bağımlılık barış döneminde ekonomik bir tercih gibi görülebilir; ancak kriz anında doğrudan bir güvenlik açığına dönüşebilir.
Gerçek stratejik bağımsızlık, her şeyi üretmek değil, hayati hiçbir ihtiyacınızda başkasının kararına mahkûm olmamaktır.
Salih Aydemir
Terör-Güvenlik-Analiz Uzmanı-Stratejist-Yazar