Casus (1) Ateşi bol olsun Fuller

Salih Aydemir

Salih Aydemir

Güvenlik ve Terör Uzmanı
Tüm Yazıları

İstihbarat casusluğu ve Türkiye’nin sessiz stratejik rekabeti

Modern dünyada hiçbir küresel güç yalnızca askeri kapasiteyle ayakta kalmaz. Gerçek güç, bilgi üretme, düşünce yönlendirme toplumsal algıyı şekillendirme ve stratejik bilinç inşa etme kapasitesiyle ölçülür. Bu nedenle bugün devletler arasındaki rekabet, görünür cephelerden çok görünmeyen zihinsel alanlarda sürmektedir.

Türkiye’nin son kırk yılda yaşadığı siyasal, kültürel ve jeopolitik dönüşümler incelendiğinde; yalnızca klasik güvenlik tehditleriyle değil, aynı zamanda bilişsel etki alanı mücadeleleriyle de karşı karşıya olduğu görülmektedir.

İşte bu noktada Graham Fuller üzerine yapılan tartışmalar yeniden önem kazanmaktadır.

Fuller’ın Türkiye okumalarının en dikkat çekici tarafı, Türkiye’yi sabit bir ulus-devlet modeli olarak değil, tarihsel kimlik dönüşümü yaşayan stratejik geçiş alanı şeklinde değerlendirmesidir. Bu yaklaşım özellikle Soğuk Savaş sonrası dönemde Türkiye’nin Batı ile ilişkilerinin geçici jeopolitik yönelim niteliği taşıdığı tezine kadar uzanmaktadır.

Bu perspektife göre Türkiye, tarihsel hafızası gereği uzun vadede yeniden Orta Doğu, Türk dünyası ve Müslüman coğrafya ile daha güçlü bağlar kurma eğilimindedir.

Ancak mesele yalnızca tarih tartışması değildir. Çünkü tarihsel hafıza üzerinden yürütülen her müdahale, toplumların geleceğe bakışını yeniden şekillendirme kapasitesi taşır.

Bir milletin geçmişle kurduğu bağ zayıflatıldığında yalnızca tarih bilinci aşınmaz stratejik refleksleri, ortak aidiyet duygusu ve gelecek tasavvuru da kırılmaya başlar.

Bu nedenle modern dünyada tarih artık sadece akademisyenlerin tartıştığı bir alan değildir. Aynı zamanda küresel güç rekabetinin en kritik operasyon sahalarından biridir.

Fuller’ın Türkiye’nin kültürel amnezi yaşadığı yönündeki tezi de bu nedenle yıllardır tartışılmaktadır. Çünkü bu yaklaşım yalnızca geçmişi yorumlamaz geleceğin yönünü de etkilemeye çalışır.

Bazı stratejik analiz çevrelerinde dile getirilen Club Monakus anlatıları da bu çerçevede dikkat çekmektedir. 1990’lı yıllarda Bodrum-Yalıkavak hattında gerçekleştirildiği iddia edilen toplantılar, alternatif analiz literatüründe uzun yıllardır tartışma konusu olmuştur.

Bu anlatılarda Graham Fuller, Paul Henze ve Henri Barkey gibi isimlerin Türkiye’nin geleceğine ilişkin stratejik değerlendirmeler yaptığı ileri sürülmektedir.

Elbette bu iddiaların önemli kısmı kamuoyunda tartışılan analizler ve yorumlar düzeyindedir. Ancak burada dikkat çekici olan şey, Türkiye’nin yalnızca askeri veya ekonomik bir rekabet alanı değil, aynı zamanda düşünsel ve sosyolojik mücadele sahası olarak görülmesidir. Çünkü modern dünyada operasyon yalnızca sahada yapılmaz.

Bazen bir raporla yapılır.

Bazen bir medya diliyle.

Bazen bir akademik tezle.

Bazen de toplumun kendi tarihine olan güvenini aşındırarak.

15 Temmuz sonrasında Türkiye’de en çok tartışılan isimlerden biri de Henri Barkey oldu. Özellikle darbe girişimi gecesi Büyükada’daki toplantılar nedeniyle Barkey uzun süre kamuoyunun gündeminde kaldı. Türkiye’de bazı çevreler Barkey ile Graham Fuller arasındaki ilişkiyi, Türkiye üzerine yürütülen uzun vadeli stratejik çalışmaların parçası olarak değerlendirdi.

Henri Barkey etrafında şekillenen tartışmalar yalnızca geçmişe ait güvenlik başlıkları olarak değerlendirilmemelidir. Çünkü Türkiye’de bugün yaşanan birçok siyasal kırılma, modern dönemde iç politika ile dış etki alanlarının artık birbirinden tamamen ayrıştırılamadığını göstermektedir.

Türkiye’de son dönemde CHP içerisinde yaşanan mutlak butlan tartışmaları da bu nedenle yalnızca parti içi hukuk krizi olarak okunamaz. Çünkü siyasal kriz dönemleri, dış etki üretimine en açık zamanlardır. Özellikle Batı merkezli medya kuruluşlarından destek beklentisi oluşturan söylemler ve uluslararası siyasi çevrelere verilen mesajlar, Türkiye’de yıllardır tartışılan dış yönlendirme iddialarını yeniden gündeme taşımıştır.

15 Temmuz sonrası ortaya çıkan FETÖ yapılanmasının yalnızca devlet kurumlarında değil; medya, akademi, bürokrasi ve uluslararası ilişki ağlarında kurduğu etki düşünüldüğünde, Türkiye’de yaşanan hiçbir büyük siyasal kırılma artık sadece iç politika meselesi olarak değerlendirilmiyor.

Henri Barkey ve Graham Fuller gibi isimlerin yıllarca Türkiye’nin kimlik yapısı, siyasal dönüşümü ve bölgesel yönelimi üzerine yürüttüğü çalışmalar da bu tartışmaların merkezinde yer almaya devam ediyor.

Belki de asıl soru şudur:

Türkiye’de mücadele edenler gerçekten yalnızca siyasi partiler mi…

Yoksa herkesin arkasında görünmeyen başka hesaplar mı var?