ABD–İran anlaşması: Orta Doğu'da kartlar yeniden dağıtılıyor

Salih Aydemir

Salih Aydemir

Güvenlik ve Terör Uzmanı
Tüm Yazıları

Cenevre'de imzalanacak olan sadece bir anlaşma değil

19 Haziran 2026 tarihinde Cenevre'de atılacak imzalar, yalnızca 109 günlük bir savaşın sonunu ilan etmeyecek. Belki de yıllardır alışılmış Orta Doğu dengelerinin sorgulanacağı yeni bir dönemin kapısını aralayacak. Çünkü bazı anlaşmalar savaşları bitirir, bazıları ise yeni bir jeopolitik çağın başlangıcını haber verir. Cenevre'de imzalanması beklenen ABDİran anlaşması da tam olarak böyle bir dönüm noktası olma potansiyeli taşımaktadır.

Savaşın ilk günlerinden itibaren sahadaki gelişmeler dikkatle incelendiğinde, İran'ın beklenenden daha dirençli bir performans sergilediği görülmüştür. İran tarafı savaşı uzatarak süreci bugünkü anlaşma aşamasına taşımayı başarmıştır. Bu yönüyle Tahran'ın müzakere masasına zayıf değil, belirli kazanımlar elde etmiş bir aktör olarak oturduğu söylenebilir.

Savaşın ortaya çıkardığı sonuçlar değerlendirildiğinde ise İsrail'in hedeflediği stratejik sonuçların tamamına ulaşamadığı görülmektedir. İsrail ile hareket eden ABD ve bazı Körfez ülkeleri açısından da süreç beklenen sonuçları üretmemiştir. Özellikle İsrail'in uzun yıllardır savunma doktrininin temel unsurlarından biri olarak gösterdiği Demir Kubbe sisteminin İran füzeleri karşısında aşılabildiğinin görülmesi, bölgedeki askerî güvenlik anlayışlarının yeniden sorgulanmasına neden olmuştur.

İsrail'in hedefi sadece füze sistemleri değildi

Savaşın ilk günlerinde dikkat çeken hususlardan biri de İsrail'in yalnızca askerî tesisleri değil, İran'ın karar alma mekanizmasını oluşturan üst düzey askeri komutanları, güvenlik bürokrasisini, istihbarat yöneticilerini ve stratejik teknoloji alanlarında çalışan bilim insanlarını hedef alması olmuştur. İsrail'in amacı sadece füze rampalarını veya askerî üsleri vurmak değil, aynı zamanda İran'ın komuta-kontrol sistemini, stratejik planlama kapasitesini ve teknoloji üretim ekosistemini zayıflatmaktı.

Özellikle savunma sanayii, füze teknolojileri, siber güvenlik ve yapay zekâ destekli askerî sistemler üzerinde çalışan uzmanların hedef alınması, modern savaşların artık sadece cephede değil, bilgi, teknoloji ve inovasyon alanlarında da yürütüldüğünü göstermektedir. Günümüzde bir ülkenin stratejik gücü yalnızca sahip olduğu silahlardan değil, o silahları geliştiren insan kaynağından da oluşmaktadır.

Ancak savaşın devamında İran'ın devlet mekanizmasının çalışmaya devam etmesi, komuta zincirinin korunması ve müzakere masasına güçlü şekilde oturabilmesi, bu stratejinin beklenen sonucu tam anlamıyla üretemediğini göstermiştir. Savaşın ortaya çıkardığı gerçeklik modern savaşlarda lider kadrolara ve bilimsel altyapıya yönelik nokta operasyonların her zaman stratejik sonuç doğurmayabileceğini de ortaya koymuştur.

ABD kamuoyu açısından bakıldığında ise Washington yönetiminin İran politikalarının yeni tartışmaları beraberinde getirdiği görülmektedir. Bu durum gelecekte ABD'nin Orta Doğu'da benzer girişimlerde bulunması hâlinde kendi kamuoyunu ikna etmek zorunda kalacağı yeni bir dönemin işaretlerini vermektedir.

Ancak asıl önemli soru şudur; Bu anlaşma dünya ve bölge ülkelerine ne getirecektir?

Her şeyden önce Soğuk Savaş sonrasında şekillenen Orta Doğu güvenlik mimarisi yeni bir dönüşüm sürecine girecektir. Küresel ekonomi ve enerji piyasaları yeniden şekillenecek, enerji arz güvenliği konusunda yeni dengeler ortaya çıkacaktır. Bununla birlikte küresel ekonomide etkili olan güç merkezlerinin bölgesel gelişmeler üzerindeki etkileri yeniden tartışılmaya başlanacaktır.

Özellikle Körfez ülkelerinin ABD'den beklediği savunma desteğini tam anlamıyla bulamaması, bölgedeki askerî angajmanların yeniden şekillenmesine neden olabilir. Bu durum, ABD ve Avrupalı ülkelerin Orta Doğu'daki askerî üstünlük anlayışının bölge ülkeleri tarafından daha fazla sorgulanacağı yeni bir dönemin önünü açabilir.

Anlaşmanın en önemli sonuçlarından biri de Hürmüz Boğazı üzerinde görülebilir. Boğaz üzerindeki jeopolitik baskının azalması, dünya ticareti ve enerji akışı açısından daha öngörülebilir ve istikrarlı bir ortam oluşturabilir. Bunun yanında Türkiye, Rusya, Çin, Türkiye Cumhuriyetleri ve Körfez ülkeleri arasında yeni ekonomik ve stratejik iş birliği alanlarının ortaya çıkması da muhtemel görünmektedir.

Bunlar dünya açısından ortaya çıkabilecek olumlu gelişmelerdir. Ancak Türkiye'nin bu yeni dönemde dikkat etmesi gereken riskler de bulunmaktadır.

İsrail'in İran üzerindeki hedeflerine tam anlamıyla ulaşamaması durumunda stratejik eksenini Akdeniz ve Kuzey Afrika kuşağına yöneltmesi sürpriz olmayacaktır. Bu çerçevede özellikle Yunanistan ve Güney Kıbrıs Devleti ile geliştirilecek ilişkiler üzerinden Türkiye'yi çevrelemeye yönelik yeni girişimlerin gündeme gelebileceği değerlendirilebilir.

Bunun yanı sıra Türkiye içerisindeki siyasi, ekonomik ve toplumsal fay hatlarını hedef alabilecek etki faaliyetleri ihtimali de göz ardı edilmemelidir. Bu nedenle özellikle MOSSAD faaliyetlerinin dikkatle takip edilmesi önem taşımaktadır. Ayrıca Suriye ve Irak coğrafyasında faaliyet gösteren PKK-SGD-PJAK unsurlarının ileride kullanılabilecek stratejik araçlar olarak elde tutulmaya devam edebileceği de hesaba katılmalıdır.

Cenevre'de atılacak imzalar yalnızca bir savaşın sonunu değil, Orta Doğu'da yeni bir jeopolitik dönemin başlangıcını da temsil edebilir. Ancak bölgesel rekabetlerin sona erdiğini düşünmek gerçekçi olmayacaktır. Günün sonunda İsrail, ABD ve Körfez ülkeleri istedikleri sonuçların tamamını elde edememiş olabilir; ancak İsrail'in tarihsel hedeflerinden vazgeçmesi beklenmemelidir.

Bu nedenle Türkiye'nin önümüzdeki dönemde ortaya çıkabilecek yeni jeopolitik, askerî ve istihbarı gelişmelere karşı hazırlıklı olması, yalnızca bir tercih değil, stratejik bir zorunluluktur.

ABD Orta Doğu İran İsrail Rusya Çin