Sandığın içindeki üçlü

Şakir Kurter

Şakir Kurter

Yazar
Tüm Yazıları

Geçen yazıda insanın sandığa giderken korkularını, çıkarlarını, öfkesini, umutlarını ve aidiyetlerini taşıdığını konuşmuştuk. Şimdi soruyu daha derine indirelim: Asıl mesele, insanın içinde konuşan seslerin kime ait olduğunu ayırt edebilmek midir?

Sandık başında yalnızca seçmen yoktur. Seçmenin içinde bir çocuk, bir anne-baba, bir mahalle, bir sınıf, bir cemaat, bir korku, bir arzu ve bir “biz” konuşur. Ortada karar vermeye çalışan bir “ben” vardır. Freud’un id, ego ve süperego üçlüsü bugün deneysel psikolojinin yerleşik açıklaması olmasa da insanın iç çatışmasını düşünmek için hâlâ güçlü bir araçtır.

İd: “Ben bunu istiyorum”

İd kısa cümlelerle konuşur: İstiyorum. Korkuyorum. Bana dokunma. Beni koru.

Siyasetin en eski dili de böyledir. İnsan yalnızca anayasa maddeleriyle veya ekonomik göstergelerle tercih yapmaz. Güvende olmak, kaybetmemek, kabul edilmek, aşağılanmamak ister. Bazen bütün programların üzerine tek bir cümle çıkar: “Beni koru.”

Bir lider “tehlike var” dediğinde yalnızca bilgi vermiyor, seçmenin korkusunu gördüğünü de söylüyor olabilir. Başka biri “değişim mümkün” dediğinde umuda seslenir. Siyaset bu yüzden geleceğin yönetimi kadar korkuların ve arzuların nasıl adlandırılacağı üzerine de bir mücadeledir.

Süperego: “Böyle yapılmaz”

İnsan yalnızca isteyen değil, kendisine sürekli “dur” diyen bir varlıktır. Ayıp, günah, yasak, “biz böyle davranamayız”, “mahalle ne der?”

Süperego büyük ölçüde toplumsal normların ve otorite ilişkilerinin içselleştirilmesidir. Toplum bireye yalnızca ne düşüneceğini değil, bazen ne düşünmemesi gerektiğini de öğretir. Çocuk politik özne olmadan önce “biz”i öğrenir: bizim aile, bizim mahalle, bizim tarih, bizim kahramanlar. Karşısında ise “onlar” vardır. Siyaset, sandık gelmeden çok önce zihinsel bir harita çizmeye başlar.

Dikey hat: Toplumdan bireye, bireyden topluma

Toplum bireyi biçimlendirir; birey de toplumu yeniden biçimlendirir. Aile çocuğu etkiler, çocuk büyür, kendi çocuklarına başka bir dünya anlatır. Mahalle bireyi şekillendirir; birey başka bir yere taşınır, yeni değerler üretir.

Devlet yurttaşa yasa koyar, yurttaş da devletin ne olduğunu belirler. Eğitim aktarır, yeni kuşaklar yeniden yorumlar. Lider konuşur, toplum o konuşmanın sınırlarını çizer. İktidar yalnızca yukarıdan aşağıya işlemez; bazen aşağıdan yukarıya da hareket eder. Foucault’nun iktidarı toplumsal ilişkilerin içine dağılmış bir ağ olarak görmesi burada anlam kazanır. Toplumun sesi bireyin içinde konuşmaya başladığında, dışarıdaki iktidarın içeride bir temsilcisi oluşur.

Ego: Pazarlık ve soru

İnsan yalnızca dürtü ve yasaktan ibaret değildir. Ego gerçekliğe bakar, hesaplar, karşılaştırır, bazen “Evet, bizim değerlerimiz var ama bu yapılan doğru değil” der.

Siyasal özgürlük açısından kritik alan burasıdır. “Bunu gerçekten istediğim için mi istiyorum? Bu benim fikrim mi, yoksa ait olduğumu sandığım topluluğun fikri mi?” Demokrasi biraz da bu soruların özgürlüğüdür.

Yatay hat: “Biz”lerin karşılaşması

Toplum yalnızca birey-devlet ilişkisinden ibaret değildir. Cemaatler, sendikalar, meslek grupları, siyasi partiler, hemşehrilikler, dinî ve etnik kimlikler, dijital topluluklar… İnsan bu dünyaların her birinde farklı bir “ben” taşır.

Kimlik içeride kurulduğu kadar sınır çizerek de kurulur. “Biz” insanı yalnızlıktan kurtarır ama aynı anda bir “öteki” üretme ihtimali doğurur. Grup aidiyeti mutlaka nefret üretmez; fakat siyasal dil bazen “biz iyiyiz”i “onlar kötüdür”e dönüştürür.

Bir topluluğun içinde bulunmak güç verir. Fakat “Ben ne düşünüyorum?” sorusunun yerini “Biz ne düşünüyoruz?” alabilir. Bu yalnızca siyasi partilerde veya cemaatlerde değil; her grupta, hatta ailede olabilir.

Lider neden yalnızca lider değildir?

Freud grup psikolojisinde özdeşleşme ve liderle kurulan bağı vurgular. Bir lider bazen babanın otoritesinin, koruyucunun gücünün, topluluğun gururunun sembolüne dönüşür. Seçmen yalnızca bir kişiyi seçmiyor, görmek istediği bir ideal benlik imgesine de yaklaşmaya çalışıyor olabilir. Siyasetçi bunu anladığında politika anlatmaz; hikâye anlatır, düşman tanımlar, “Sen yalnız değilsin, sen bizdensin” hissini verir.

Kesişim noktası: Sandık

Dikey hat (toplum-birey), yatay hat (biz-onlar) ve bireyin içindeki üçlü (id-ego-süperego) sandıkta kesişir. Sandık yalnızca siyasi bir kutu değil, toplumun psikolojik aynasıdır.

İnsan sandığa giderken geçmişini, ailesini, mahallesini, sınıfını, korkusunu, öfkesini ve umudunu da götürür. “Oyumu tamamen kendi özgür irademle verdim” cümlesi bu yüzden kolaydır. Daha doğru soru şudur: “Özgür iradem dediğim şeyin içinde kimler konuşuyor?”

En tehlikeli siyaset

Propagandanın en güçlü hâli insanı zorla susturması değil, insanın kendi kendisini susturmasıdır. Bir süre sonra dışarıdaki otoriteye ihtiyaç kalmaz; insan kendi içinde “bunu söylememeliyim”, “bizimkiler böyle düşünmez” demeye başlar. Kontrol zihne taşınmıştır.

Her aidiyet manipülasyon değildir. Her topluluk düşünceyi öldürmez. Her güçlü kimlik irrasyonel değildir. Sorun aidiyetin varlığı değil, sorgulanamaz hâle gelmesidir. Sorun “biz” değil, “biz” dediğimiz için başkasının insanlığını görmeyi bırakmamızdır.

Demokrasi kendi tarafına soru sorabilmektir

Demokrasi yalnızca çoğunluğun karar vermesi değildir. Kendi liderine “yanılıyor olabilir misin?”, kendi topluluğuna “burada bir haksızlık var mı?”, kendi öfkesine “beni haklı mı yapıyor yoksa yalnızca öfkeli mi?” diye bakabilmektir. En zor soru belki de şudur: “Karşı tarafta haklı olabilecek bir şey var mı?”

Kendi grubunun yanlışını kabul etmek yalnızca siyasi değil, psikolojik bir maliyettir. Bazen bir fikirden vazgeçmek, bir topluluktan uzaklaşmak gibi hissedilir. Kutuplaşma bu yüzden yalnızca fikir çatışması değil, kimlik savunmasıdır.

Sandıkta aslında kim oy veriyor?

Sandıkta yalnızca “beyin” konuşmaz. Bir benlik konuşur; onun içinde çocukluğun, ailenin, toplumun, korkunun, arzunun, vicdanın ve gerçekliğin sesleri vardır. Bazen hepsi aynı anda konuşur.

Siyasal özgürlük seslerin yok edilmesinde değil, birbirinden ayırt edilebilmesindedir. Özgürlük, içeride hiç kimsenin konuşmaması değildir; içeride konuşan herkesin sesini duyup yine de kendi kararını verebilmektir.

Ben mi, biz mi?

Sandığın önünde en zor soru belki şudur: “Ben mi karar veriyorum, yoksa içimdeki ‘biz’ mi?”

Fakat tamamen toplumdan bağımsız bir “ben” aramak da yanılsamadır. İnsan hem bireydir hem toplumsal varlıktır; hem kendisidir hem başkalarından taşıdığı izlerin toplamıdır. En büyük özgürlük, kendisini oluşturan şeyleri inkâr etmeden onların mahkûmu olmamaktır.

Sandık bu yüzden yalnızca bir seçim anı değil, bir iç hesaplaşmadır. İd’in istediğiyle süperegonun emrettiği arasında ego bir yol arar. Dikey yapı toplumu bireyin içine taşır, yatay yapı “biz”leri ve “onlar”ı koyar. Birey bunların ortasında kendi sesini arar.

Demokrasi belki de bu arayışın kurumlaşmış hâlidir. Çünkü demokrasi yalnızca “çoğunluk ne istiyor?” diye sormaz. Daha zor bir soru sorar: “Çoğunluğu oluşturan insanlar, ne istediklerini gerçekten sorgulayabiliyor mu?”

Sandıkta yalnızca iktidarlar değişmez. İnsanlar kendi içlerindeki iktidarlarla da karşılaşır. Babasının, mahallesinin, partisinin, liderinin, korkusunun ve vicdanının sesiyle… Ve bütün bunların arasından yükselen o küçük, zor sesle: “Ben ne düşünüyorum?”

Dışarıdaki iktidarı değiştirmek mümkün olabilir. Ama insanın içinde konuşan iktidarın kim olduğunu fark etmeden, sandıkta yalnızca yöneticileri değiştiririz. Kendimizi değil.