Antik Mısır’da üçüncü göz inancı var mıydı?

Özgür Alp Gündüz

Özgür Alp Gündüz

Yazar-Holistik Yaşam Mentoru
Tüm Yazıları

Horus’un gözü, ölüler kitabı ve öte âleme açılan kapılar

Antik Mısır’a baktığımızda, bugün “üçüncü göz” olarak adlandırdığımız kavramın izlerini görmek oldukça kolaydır. Ancak burada dikkat edilmesi gereken önemli bir ayrım var: Mısırlılar bizim bugün kullandığımız “üçüncü göz” kavramını kullanmıyordu. Yani eski Mısır metinlerinde, insanın alnındaki bir enerji merkezinin açılması ve bunun astral seyahat sağlaması şeklinde açık bir öğreti bulunmuyor.

Fakat onların dünyasında “görmek” yalnızca gözlerle görmek değildi. Görmek; bilmek, fark etmek, tanımak, doğru yolu bulmak ve görünmeyen dünyanın düzenini kavramak anlamlarına da gelebiliyordu.

Bu nedenle Horus’un Gözü, Ölüler Kitabı, Duat ve mezarların sembolik kapıları bir arada incelendiğinde, modern anlamdaki “üçüncü göz” fikrinin neden Antik Mısır ile ilişkilendirildiğini anlamak mümkün.

HORUS’UN GÖZÜ ASLINDA NEYDİ?

Antik Mısır’ın en güçlü sembollerinden biri Horus’un Gözü, yani Wedjat idi.

Metropolitan Museum of Art kayıtlarına göre Wedjat, Horus’un yaralanmış ve daha sonra Thoth tarafından iyileştirilmiş gözüyle ilişkilendirilir. “Wedjat” kelimesi kabaca “yeniden bütünleşmiş, sağlamlaşmış olan”anlamındadır. Bu nedenle sembol yalnızca görme ile değil; iyileşme, yenilenme ve yeniden doğuşla da bağlantılıydı.

Mısırlılar bu sembolü yalnızca duvarlara çizmekle kalmadı; Wedjat gözleri muska olarak da kullanıldı. Yaşayan insanlar da ölüler de bu sembolleri taşıyabiliyordu. Mısırlıların inancında muskanın biçimi, malzemesi ve onun üzerine yapılan sözlü ritüeller sembolik bir güç taşıyordu.

Burada ilginç olan nokta şudur: Horus’un Gözü “görmenin” ötesinde bir yeniden bütünleşme sembolüydü.

Bu nedenle modern spiritüel gelenekte üçüncü göz ile Horus’un Gözü arasında bağlantı kurulması şaşırtıcı değildir. Ancak bu bağlantının modern bir yorum olduğunu, doğrudan Antik Mısır öğretisi olarak sunulmaması gerektiğini özellikle belirtmek gerekir.

PEKİ, MISIRLILAR “İÇSEL GÖRME” FİKRİNE NASIL YAKLAŞIYORDU?

Antik Mısır düşüncesinde insan yalnızca fiziksel bedenden oluşmuyordu. Kişinin ölümden sonra da varlığını sürdüren farklı yönleri olduğuna inanılıyordu. Bu yüzden ölüm, varlığın tamamen ortadan kalkması değil; başka bir düzene geçiş olarak düşünülüyordu.

Mısır'ın ölüm kültüründe asıl mesele şuydu: Ölen kişi, ölümden sonraki dünyada yolunu nasıl bulacaktı? İşte burada Ölüler Kitabı devreye giriyordu.

Bugün “Ölüler Kitabı” olarak bildiğimiz eser aslında tek bir kitaptan oluşmuyordu. Modern araştırmacıların bu isim altında topladığı metinler, ölen kişiye öte dünyadaki yolculuğunda yardımcı olmak amacıyla hazırlanmış büyüsel, dinsel ve ritüel metinlerdi. Antik Mısır’daki karşılığı “Gündüz Ortaya Çıkma Kitabı” şeklinde çevrilebilecek bir gelenekti.

Bu metinler kişinin mezarına, tabutuna veya papirüs üzerine yazılabiliyordu. Amaç yalnızca dua etmek değildi; ölen kişinin karşılaşacağı varlıkları tanıması, kapıların isimlerini bilmesi, bazı koruyucu sözleri söylemesi ve öte dünyadaki sınavlardan geçebilmesi için ona bir çeşit sembolik rehberlik sağlıyordu.

ÖLÜLER KİTABI İLE “ÜÇÜNCÜ GÖZ” ARASINDAKİ BAĞLANTI NEREDE KURULUYOR?

Buradaki bağlantı doğrudan değil, semboliktir. Ölüler Kitabı'nda kişinin karşısına çıkan dünyayı düşünün; orada geçilmesi gereken sınavlar vardır:

  • Kapılar ve Koruyucular

  • Bilinmesi gereken İsimler

  • Çözülmesi gereken Semboller

Kişinin neyi bilip neyi bilmediği önemlidir. Bazı kapılardan geçebilmek için kapının ve koruyucunun adını bilmek gerekir. Örneğin British Museum'un aktardığı bilgilere göre, Ölüler Kitabı'nın 144. ve 146. bölümleri, Duat'taki kapılar ve onların koruyucularıyla karşılaşan ölü kişiye yardımcı olan bilgiler içeriyordu.

Bu açıdan bakıldığında Mısır'ın öte dünya tasavvurunda “bilmek, görmek ve doğru yolu tanımak” çok önemliydi. Modern üçüncü göz kavramı da benzer şekilde “fiziksel gözün göremediğini fark etmek” şeklinde yorumlandığı için iki gelenek arasında sembolik bir benzerlik kuruluyor. Fakat tarihsel olarak “Mısırlılar üçüncü gözlerini açarak Duat'a seyahat ediyordu” demek için elimizde yeterli kanıt yok.

DUAT NEDİR?

Antik Mısır'ın en ilginç kavramlarından biri Duat'tır. Duat, basitçe “cehennem” olarak çevrilebilecek bir yer değil, daha karmaşık bir öte dünya alanıdır.

Mısır inancında Güneş Tanrısı Ra'nın gece boyunca görünmeyen dünyadan geçerek sabah yeniden doğması, insanın ölüm ve yeniden doğuş anlayışıyla bağlantılıydı. Mısır Turizm ve Eski Eserler Bakanlığı'nın açıklamasında da Duat, ölünün geçtiği ve yeniden doğuşla ilişkilendirilen öte dünya alanı olarak anlatılır. Ölünün kalbi ise Ma'at'ın, yani doğruluk ve kozmik düzenin sembolü olan tüy ile tartılırdı.

Dolayısıyla Mısır düşüncesinde gece yalnızca karanlık değildi; bir yolculuktu. Ölüm de yalnızca son değildi; bir geçişti. Güneşin her sabah yeniden doğması, bu düşüncenin en güçlü sembollerinden biriydi.

“PORTAL” OLARAK GÖRÜLEN YERLER NERESİYDİ?

Bugün internette “Antik Mısır'ın enerji portalları” veya “Dünya üzerindeki portal noktaları” şeklinde pek çok liste dolaşıyor. Bunların büyük bölümü modern spiritüel yorumlardır. Arkeolojik olarak ise “portal” kelimesini daha dikkatli kullanmak gerekir.

Mısırlıların gerçekten sembolik geçiş alanları vardı. Bunların başında mezarların sahte kapıları, tapınakların kutsal geçişleri, ufuk ve güneşin doğuş-batış noktaları gelir. Özellikle mezarlardaki sahte kapı (false door), son derece dikkat çekici bir örnektir.

Metropolitan Museum of Art'ın açıklamasına göre Mısırlılar, ölünün ruhunun bu sembolik kapı aracılığıyla mezardan çıkıp tekrar içeri girebileceğine inanıyordu. Yaşayanların bıraktığı sunuların önünde bulunan bu kapı, yaşayanlarla ölüler arasında sembolik bir buluşma noktasıydı. Bugünkü “portal” kelimesine en yakın tarihsel örneklerden biri belki de budur. Fakat burada söz konusu olan fiziksel anlamda başka bir boyuta açılan kapı değil, ritüel ve sembolik bir geçiş noktasıdır.

BATI NEDEN ÖNEMLİYDİ?

Mısır'da ölüm coğrafyasının en önemli yönlerinden biri batıydı. Güneş batıda kayboluyor, gece boyunca görünmeyen dünyadan geçiyor ve doğuda yeniden ortaya çıkıyordu. Bu nedenle ölüm ve yeniden doğuş düşüncesi ile güneşin günlük hareketi arasında güçlü bir sembolik bağ kurulmuştu.

Teb'in batı yakasındaki nekropoller bu açıdan özellikle önemlidir. Bugün Luksor olarak bildiğimiz bölgenin batı yakasında Krallar Vadisi, Kraliçeler Vadisi ve çok sayıda mezar kompleksinin bulunması tesadüfi değildir. Mısır'ın ölüm kültürünü anlamak için bu coğrafya başlı başına bir anahtardır.

GİZA BİR “PORTAL” MIYDI?

Giza hakkında da çok sayıda “portal” teorisi bulunuyor ancak burada da gerçek tarih ile modern yorumları ayırmak gerekiyor.

Giza piramitlerinin astronomik yönelimleri gerçekten dikkat çekicidir. Arkeoastronomi araştırmaları, piramitlerin ve tapınakların yönlendirilmesinde gökyüzünün ve belirli astronomik doğrultuların rol oynadığını incelemektedir. Mısır'daki yüzlerce tapınağın yönelimlerini inceleyen araştırmalar da astronominin bu mimari tercihlerde önemli olabileceğini ortaya koymaktadır.

Dolayısıyla Giza'nın gökyüzüyle ilişkisi gerçek bir araştırma konusudur. Fakat buradan “Giza fiziksel bir enerji portalıdır” sonucunu çıkarmak mümkün değildir. Daha doğru ifade şudur: Giza, Antik Mısır'ın ölüm, gökyüzü, krallık ve yeniden doğuş anlayışının mimari olarak yoğunlaştığı kutsal alanlardan biridir.

ORİON, SİRİUS VE GÖKYÜZÜ

Mısırlıların gökyüzüne bakışı da konunun başka bir boyutudur. Özellikle yıldızlar, Güneş ve göksel döngüler Mısır dini düşüncesinde önemliydi. Kralların ölümden sonra tanrılarla ve göksel düzenle ilişkilendirilmesi, piramitlerin ve mezarların gökyüzüyle ilişkisini araştıran çalışmaların temel konularından biridir.

Ancak burada da popüler kültürde sıkça söylenen “piramitlerin yıldızlara açılan yıldız kapıları olduğu” şeklindeki ifadeleri tarihsel gerçek olarak kabul etmek doğru olmaz. Kısacası; Mısır'ın astronomik mimarisi gerçek, “enerji portalı” yorumu ise modern bir yaklaşımdır.

ÖLÜLER KİTABI'NIN EN ÖNEMLİ SINAVI

Bütün bu yolculuğun merkezinde ise kalp bulunur. Ölüler Kitabı'nın 125. bölümü, ölümden sonraki yargılama sahnelerinin en bilinen örneklerinden biridir. Kişinin kalbi, Ma'at'ın tüyüyle tartılır.

Burada mesele sadece “İyi bir insan mıydı?” sorusu değildir. Kişinin kozmik düzene uygun yaşayıp yaşamadığı önemlidir. Cambridge'deki Fitzwilliam Museum'un Ölüler Kitabı kaynaklarında da 125. büyünün kalbin tartılması ve “Negative Confession” (Olumsuz İtiraf) olarak bilinen bölümle bağlantısı açıkça belirtilmektedir.

Bu nedenle Mısır'ın ölüm öğretisinin merkezinde aslında çok güçlü bir fikir vardır: İnsan ölümden sonra yolunu bulabilmek için önce kendisini bilmelidir. Bugünkü üçüncü göz öğretisiyle kurulabilecek en anlamlı bağlantı belki de buradadır.

MISIR'IN “ÜÇÜNCÜ GÖZÜ” ASLINDA NE OLABİLİR?

Belki de bu soruya tek bir sembolle cevap vermek mümkün değildir. Antik Mısır'ın temel kavramlarına baktığımızda şöyle bir tabloyla karşılaşırız:

Kavram/Sembol Temsil Ettiği Anlam
Horus'un Gözü Görme, korunma, iyileşme, yenilenme ve yeniden doğuş.
Ölüler Kitabı Bilgi, isimler, kapılar, koruyucular ve öte dünyadaki yolculuk.
Duat Ölüm ile yeniden doğuş arasındaki kozmik yolculuk.
Sahte Kapılar Yaşayanlarla ölüler arasındaki sembolik geçiş noktaları.
Güneşin Döngüsü Ölüm ve yeniden doğuşun gökyüzündeki en büyük gösterisi.

Bütün bunları yan yana koyduğumuzda Antik Mısır'da insanın yalnızca dış dünyayı değil, görünmeyen düzeni de anlamaya çalıştığını görüyoruz. Fakat “Mısırlılar üçüncü gözlerini açıyor, astral seyahat yapıyor ve piramitleri portal olarak kullanıyordu” demek, tarihsel kaynakların söylediğinden daha ileri bir iddia olur.

Daha ilginç olan ise zaten elimizde olan gerçeklerdir. Binlerce yıl önce Mısırlılar ölümden sonra bir yolculuk olduğuna inanıyor; bu yolculuğun kapıları ve koruyucuları olduğunu düşünüyor; ölünün bu yolculukta kullanacağı bilgileri papirüslere yazıyor; mezarlara sembolik kapılar yerleştiriyor ve gökyüzündeki Güneş'in her gece kaybolup sabah yeniden doğmasını ölüm ve yeniden doğuşun büyük bir modeli olarak görüyordu.

Belki de bu yüzden Antik Mısır hâlâ insanı büyülüyor. Çünkü onların “öte dünya” dediği şey, yalnızca ölümden sonraki bir yer değildi; aynı zamanda insanın görme, bilme, hatırlama ve yeniden doğma arzusunun binlerce yıllık bir anlatımıydı.

Ve Horus'un Gözü, bu anlatının en güçlü sembollerinden biri olarak bugün hâlâ karşımızda duruyor.