Kısa cevaplar, uzun yorgunluklar…

Özge Yavuz

Özge Yavuz

Köşe Yazarı
Tüm Yazıları

Geçtiğimiz yazımda İstanbul sokaklarında esnafın sesini anlatmıştım. Kepenklerin ardında biriken sessizliği, raflar dolu olsa da ceplerin neden boş kaldığını konuşmuştuk. Bu kez dikkatimi çeken başka bir şey oldu: İnsanların yüzündeki o ağır yorgunluk. Sadece ekonomik bir yorgunluktan bahsetmiyorum. Daha derin, daha sessiz bir şey bu.

Sokakta yürürken, toplu taşımada, markette kasada beklerken… Hep aynı ifade tekrar ediyor: Bitmeyen bir zihinsel yük. Herkes aynı anda hem bugünü hem yarını düşünüyor ama ne hikmetse ikisine de yetişemiyor. Eskiden yorgunluk daha netti. İş biter, gün biter, insan dinlenirdi. Şimdi gün bitmiyor. Gündem bitmiyor. Zihin bir türlü kapanmıyor. Sabah uyanır uyanmaz telefona uzanıyoruz çünkü artık yeni bir güne değil, yeni bir "gündeme" uyanıyoruz.

Bir önceki yazıda esnafın “İnsanlar sadece bakıyor, almadan çıkıyor” cümlesini aktarmıştım. O cümle aslında sadece ekonomiyi anlatmıyor; bir toplumsal ruh halini özetliyor. İnsanlar artık alışveriş yaparken bile ihtiyaç değil, hesap yapıyor. Ve bu hesap sadece parayla ilgili değil; hayattan neleri eksilteceğimizin hesabı... Gelecek planı kurmak artık lüksleşiyor. Uzun vadeli hayaller yerini kısa vadeli kurtarma planlarına bırakıyor. “Sonra yaparım” cümlesi, yerini o meşhur teselliye bırakmış durumda: “Önce bir şu günler geçsin.”

Sosyal medyada ise bambaşka bir gerçeklik akıyor. Dışarıdan bakıldığında herkesin hayatı daha hızlı, daha düzenli, daha “tam” görünüyor. Metroda yorgunluktan omuzları çökmüş bir gencin, saniyeler sonra ekrana bir gülümseme borçlu hissetmesi bu çağın en büyük çelişkisi. Ekran kapandığında geriye sadece kıyas, eksiklik hissi ve yetişme baskısı kalıyor. Yorgunluk artık bedenin değil, zihnin normal hali olmuş durumda.

Belki de asıl mesele şu: Biz artık durmayı değil, nefes nefese devam etmeyi "yaşamak" sanıyoruz. Çünkü durduğumuz anda hem gündem hem hayat hem de bastırılmış düşünceler üzerimize çığ gibi gelecekmiş gibi hissediyoruz. Sokakta gördüğümüz o donuk bakışlar aslında bireysel değil; parça parça biriken, sonunda topluma yayılan kolektif bir hâl. Bu yüzden insanlar birbirine “Nasılsın?” sorusuna artık uzun cevaplar vermiyor. Çünkü artık ne anlatacak takatimiz var ne de o uzun cevapları hakkıyla dinleyebilecek yerimiz...

Bir önceki yazıda sokağın sesini anlatmıştım. Bu yazıda o sesin içindeki sessiz yorgunluğu dinlemeye çalıştım.

Görünen o ki bu ülkenin yorgunluğu sadece ekonomik değil; aynı zamanda derin ve alışılmış bir ruh yorgunluğu. Belki de artık en çok ihtiyaç duyulan şey yeni bir gündem ya da yeni bir hesap değil...

Sadece biraz durabilmek. Ve durduğumuzda düşmeyeceğimize inanabilmek.