Geçtiğimiz yazımda İstanbul sokaklarında esnafın sesini anlatmıştım. Kepenklerin ardında biriken sessizliği, raflar dolu olsa da ceplerin neden boş kaldığını konuşmuştuk. Bu kez dikkatimi çeken başka bir şey oldu: İnsanların yüzündeki o ağır yorgunluk. Sadece ekonomik bir yorgunluktan bahsetmiyorum. Daha derin, daha sessiz bir şey bu.
Sokakta yürürken, toplu taşımada, markette kasada beklerken… Hep aynı ifade tekrar ediyor: Bitmeyen bir zihinsel yük. Herkes aynı anda hem bugünü hem yarını düşünüyor ama ne hikmetse ikisine de yetişemiyor. Eskiden yorgunluk daha netti. İş biter, gün biter, insan dinlenirdi. Şimdi gün bitmiyor. Gündem bitmiyor. Zihin bir türlü kapanmıyor. Sabah uyanır uyanmaz telefona uzanıyoruz çünkü artık yeni bir güne değil, yeni bir "gündeme" uyanıyoruz.
Bir önceki yazıda esnafın “İnsanlar sadece bakıyor, almadan çıkıyor” cümlesini aktarmıştım. O cümle aslında sadece ekonomiyi anlatmıyor; bir toplumsal ruh halini özetliyor. İnsanlar artık alışveriş yaparken bile ihtiyaç değil, hesap yapıyor. Ve bu hesap sadece parayla ilgili değil; hayattan neleri eksilteceğimizin hesabı... Gelecek planı kurmak artık lüksleşiyor. Uzun vadeli hayaller yerini kısa vadeli kurtarma planlarına bırakıyor. “Sonra yaparım” cümlesi, yerini o meşhur teselliye bırakmış durumda: “Önce bir şu günler geçsin.”