Saldırılan gazeteciler için yas günü

Orhan Uğuroğlu

Orhan Uğuroğlu

Yazar
Tüm Yazıları

Basın özgürlüğünün kâğıt üzerinde kaldığı, gazeteciliğin suç sayıldığı, kalemin copla, mikrofonun kelepçeyle susturulduğu bir ülkede 10 Ocak artık bir kutlama günü değildir.

10 Ocak; öldürülen, saldırıya uğrayan, yargılanan, tutuklanan ve susturulan gazetecilerin günüdür.

Yıllarca “10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü” olarak anıldı ama yarın ve gelecek yıllarda kutlama değil yas günü olarak anılacaktır.

Oysa Türkiye’de gazeteciler çalıştıkları için değil, gerçeği yazdıkları için bedel ödüyor. Bu ülkede gazeteci olmak; baskıyı, tehdidi, soruşturmayı, gözaltını ve kimi zaman ölümü göze almak anlamına geliyor.

Bu nedenle 10 Ocak, takvim yapraklarında artık başka bir anlam taşımaktadır: Saldırılan Gazeteciler Günü.

Türkiye, gazetecilerin öldürüldüğü, faili meçhullerin cezasız bırakıldığı, dosyaların zamana yayıldığı bir ülke hafızasına sahiptir.

Uğur Mumcu’dan Abdi İpekçi’ye, Metin Göktepe’den Hrant Dink’e uzanan bu acı liste, sadece bireysel cinayetlerin değil, sistemli bir susturma politikasının ürünüdür.

Bu cinayetlerin ortak noktası, kalemin hedef alınmasıdır. Gazeteciler fikirlerinden, yazdıklarından ve sordukları sorulardan dolayı öldürülmüştür.

Öldürülmeyenler ise susturulmak istenmiştir. Fiziki saldırılar, açık tehditler, linç kampanyaları ve hedef göstermeler sıradanlaştırılmıştır.

Ben de dahil olmak üzere çok sayıda gazeteci görevini yaparken saldırıya uğramıştır.

Failler çoğu zaman ya bulunmamış ya da ceza sayılmayacak kadar az hükümlerle serbest bırakılmıştır.

Cezasızlık, saldırının devamını getirmiştir. Bugün gazetecilere vurulan her yumruk, aslında halkın haber alma hakkına indirilen bir darbedir.

10 Ocak’ın tarihsel anlamı, bugünkü tabloyla bilinçli biçimde çelişmektedir.

212 sayılı Basın İş Kanunu, merhum 2. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün başbakanlığı döneminde, merhum başbakan Bülent Ecevit’in Çalışma Bakanı olduğu hükümet tarafından 4 Ocak 1961’de kabul edilmiştir.

Bu yasa ile gazeteciler ilk kez iş güvencesine, kıdem ve ihbar hakkına, fazla mesai ücretine ve sosyal haklara kavuşmuştur. 10 Ocak, bu nedenle “Çalışan Gazeteciler Günü” olarak kabul edilmiştir.

Ancak bu kazanım, medya patronlarının rızasıyla gerçekleşmemiştir. Dönemin büyük gazete sahipleri, gazetecilere tanınan bu hakları mali yük olarak görmüş, 212 sayılı yasaya açıkça karşı çıkmıştır.

Bazı gazeteler, 1961 yılı ocak ayında üç gün boyunca yayınlarını durdurarak gazetecilerin hak mücadelesine karşı direnmiştir.

Gazeteciler ise patron baskısına rağmen geri adım atmamış, mesleki onur ve emek mücadelesi etrafında birleşmiştir.

Ne İnönü ne de Ecevit medya patronlarına boyun eğmemiş, onları yanında değil çalışan özgür gazetecilerin yanında durmuşlardır.

Ya bugün?

10 Ocak bu nedenle bir bayram değil, gazetecilerin patronlara ve iktidarlara karşı kazandığı tarihsel bir hak mücadelesinin simgesi olarak doğmuştur.

Bugün gelinen noktada ise tablo tersine dönmüştür. 1961’de patron direncine rağmen güvence altına alınan gazetecilik, 2020’li yıllarda siyasi baskılar, yargı sopası ve ekonomik kuşatma altında yeniden güvencesizleştirilmiştir.

Bu nedenle 10 Ocak artık bir kutlama günü değil, kazanılmış hakların nasıl kaybedildiğinin hatırlandığı bir yüzleşme günüdür.

Türkiye’de medyanın yüzde 96’sı iktidarın kontrolü altındadır. Bu tablo bir iddia değil, bir gerçektir. Medya sahipliği, kamu reklamları, kamu bankaları ve düzenleyici kurumlar eliyle şekillendirilmiş bir yapıdan söz ediyoruz.

Gazetecilik yapanlar değil, iktidarın söylediklerini tekrarlayanlar ödüllendirilmektedir. Haber değil talimat, yorum değil propaganda üretilmektedir.

Bu yapı içinde onlar gazeteci değil, sarayın memurudur.

Geriye kalan küçük bir kesim, yani özgür kalabilen gazeteciler ise ağır bir yargı baskısı altındadır.

Açılan davalar, gözaltılar, tutuklamalar, yurt dışı yasakları ve pasaport iptalleri, basın üzerinde bir sopa gibi kullanılmaktadır.

Terör suçlamaları, devletin güvenliğine karşı faaliyet iddiaları ve hakaret dosyaları, gazeteciliği kriminalize etmenin araçları hâline getirilmiştir.

Gazeteci, mahkemede haberini, yazısını ve sorusunu savunmak zorunda bırakılmaktadır.

Oysa basın özgürlüğünün temeli, evrensel etik ilkelere dayanır.

Gazeteci gerçeğe sadık kalır, kamu yararını gözetir, kaynağını korur, masumiyet karinesine saygı duyar ve hiçbir güç odağının arka bahçesi olmaz.

Bugün Türkiye’de bu evrensel etik ilkelere uyan gazeteciler cezalandırılmakta, uymayanlar ise ödüllendirilmektedir.

Etik, yerini itaate bırakmıştır.

Hukuki tablo da bu baskının bir parçasıdır. RTÜK ve Basın Kanunu’nun yanı sıra, basınla ilgili hükümler içeren en az 16 ayrı yasa gazetecilerin üzerinde Demokles’in kılıcı gibi durmaktadır.

Anayasa’da yer alan “Basın hürdür, sansür edilemez” hükmü fiilen ortadan kaldırılmıştır.

Bugün uygulanan kural çok açıktır:

Basın sansür edilir, baskı altına alınır ve gerekirse susturulur.

Bu düzen tesadüf değildir. Medyayı ele geçirme, kontrol altına alma ve tek sesli hâle getirme pratiği, geçmişte cemaat yapılanmalarıyla denenmiş, bugün ise iktidar eliyle daha sert, daha kapsamlı ve daha pervasız biçimde uygulanmaktadır.

Kadrolaşma, el koymalar, tasfiyeler ve yandaşlaştırma politikaları bunun açık göstergesidir. Medya, kamuoyunu bilgilendirme aracı olmaktan çıkarılmış, iktidarın propaganda aygıtına dönüştürülmüştür.

Bu şartlar altında 10 Ocak’ı kutlamak mümkün değildir.

Ne özgürlükten ne de mesleki onurdan söz edilebilir. 10 Ocak, gazetecilerin birbirini tebrik edeceği değil, birbirine sahip çıkacağı bir gündür.

Hayatını kaybedenleri anma, cezaevinde olanları hatırlama ve hâlâ direnenlere selam gönderme günüdür.

Gazetecilik suç değildir.

Suç olan, gerçeği susturmaya çalışmaktır.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin AİHS 10. maddesi ifade özgürlüğünü şöyle tanımlar:

“Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir.

Bu hak; kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin kanaat açıklama, haber ve fikir alma ve verme özgürlüğünü içerir.

Bu özgürlüklerin kullanılması, demokratik bir toplumda zorunlu olan ve kanunla öngörülmüş sınırlamalara tabi tutulabilir.

Ancak bu sınırlamalar; ulusal güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi ve başkalarının şöhret ve haklarının korunması gerekçeleriyle orantılı olmak zorundadır.”

Türkiye, 1954 yılında bu sözleşmeye imza atmış ve Anayasa’nın 90. maddesiyle AİHS’yi iç hukukun üstüne taşımıştır. Hukuken AİHS Madde 10, RTÜK’ten de Basın Kanunu’ndan da Ceza Kanunu’ndan da üstündür.

Ancak bugün Türkiye’de geçerli olan hukuk bu değildir.

Bugün hukuk, iktidarın ihtiyaçlarına göre eğilip bükülmektedir.

Bugün basın özgürlüğü anayasal bir hak değil, iktidarın izin verdiği ölçüde tanınan bir ayrıcalık hâline getirilmiştir.

Bu nedenle 10 Ocak, bir bayram değildir.

Özgürlüğü elinden alınmış gazetecilerin, susturulan kalemlerin ve karartılan gerçeklerin yas günüdür.

Bu ülkede gazeteciler gerçekten özgür olana kadar, basın gerçekten hür olana kadar, 10 Ocak ancak ve ancak Saldırılan Gazeteciler İçin Yas Günü olarak anılacaktır.