NATO + ABD: Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık

Orhan Uğuroğlu

Orhan Uğuroğlu

Yazar
Tüm Yazıları

Türkiye’nin NATO ve ABD ile olan ilişkileri hiçbir zaman pürüzsüz bir ortaklık zemininde yürümedi. Ancak son yıllarda yaşanan gelişmeler, müttefiklik maskesinin altındaki o soğuk, hesapçı ve ikiyüzlü çehreyi hiç olmadığı kadar berrak bir şekilde gözler önüne seriyor.

ABD Başkanı Donald Trump’ın meydanlarda göğsünü gere gere söylediği "Türkiye, NATO’nun en güçlü, en kritik üyesidir." sözü dillere pelesenk oldu. Madem ittifakın doğu sınırındaki en büyük kalesiyiz, o hâlde sormak gerekir:

Neden kendi paramızla Patriot hava savunma füzesi almak istediğimizde Washington engeline takılıyoruz? Neden parasını peşin ödediğimiz ortak üretim programı F-35’ten hukuksuzca dışlanıyoruz? Neden hava kuvvetlerimizin omurgasını koruyacak F-16 modernizasyon kitlerini bile binbir diplomatik talebimize karşın vermiyorlar?

Amerika ve NATO’ya soruyorum: Finlandiya ve İsveç’in NATO üyeliğine kadar uzanan devasa diplomatik tavizler vermemizin karşılığı bu mudur?

Türkiye neden tavizkâr, Amerika ve NATO neden hilekâr?

Konu Türkiye’nin ulusal güvenliği olduğunda NATO liderleri neden hep kafalarını başka yöne çeviriyor?

Aslında bu can yakıcı sorunun cevabı, tam 74 yıllık bir ikiyüzlülük tarihinin tozlu sayfalarında sarih bir şekilde gizlidir.

74 Yıllık Sadakatin Bedeli: Kore’den Kürecik’e

Türkiye, NATO kapısından içeri 18 Şubat 1952’de girdi. Kolay bir kabul değildi bu; Ankara, üyeliğin vizesini 1950’de binlerce kilometre ötedeki Kore Savaşı’na asker göndererek; Kunuri’de, Seul’de 700’den fazla evladının canı ve kanı pahasına aldı.

Soğuk Savaş boyunca Sovyet tehdidine karşı NATO’nun güney kanadını tek başına göğüsledi; topraklarında nükleer Jüpiter füzelerine ev sahipliği yaparak kendisini doğrudan Sovyet nükleer füzelerinin hedef tahtasına koydu. Kosova’da, Bosna’da, Afganistan’da ittifak ne zaman elini taşın altına koymasını istese, Türk askeri en ön safta yer aldı. Bugün hâlâ İzmir’de NATO Müttefik Kara Komutanlığı konuşlu; Malatya Kürecik Radar Üssü ise ittifakın adeta erken ihbar gözü vazifesini görüyor.

Peki, Türkiye bu sarsılmaz sadakatin karşılığında ne gördü? Koca bir hayal kırıklığı.

NATO liderleri Türkiye’ye zirve için gelmeden önce, kendilerini korumak amacıyla geçici Patriot bataryaları gönderdiler. Zirve biter, liderler de Patriotlar da "bye bye" der, gider… Türkiye, "Bana bu füzeleri parasıyla satın." dediğinde ise Washington’dan derin bir sessizlik yükseliyor.

NATO üyeleri Almanya, Hollanda, Polonya, İspanya ve hatta Romanya Patriot bataryalarıyla donatılırken, NATO’nun ikinci büyük kara ordusuna sahip Türkiye’ye bu hakkın esirgenmesi tam bir jeopolitik ambargodur. İşte bu ambargo, Türkiye’yi hava savunması için Rusya’dan S-400 almaya iten ana sebeptir. S-400 alınınca da müttefiklerimiz bizi F-35 projesinden dışlayarak cezalandırma yoluna gitmiştir.

Ege’de Silah Kuşatması: Dedeağaç’tan Girit’e

Müttefiklerimizin ikiyüzlülüğü sadece savunma sanayii kısıtlamalarıyla da sınırlı kalmıyor. ABD, son yıllarda Türkiye’ye karşı Ege ve Doğu Akdeniz’deki askerî dengeyi açıkça Yunanistan lehine bozuyor. Namluların yönü artık gizlenemeyecek kadar net bir biçimde ortadadır.

Bugün ABD’nin Yunanistan’da kurduğu ve hızla büyüttüğü askerî üslere bakınız:

Sınırımıza sadece 40 kilometre mesafedeki Dedeağaç Limanı, ABD tarafından devasa bir lojistik ve askerî yığınak merkezine dönüştürüldü; tanklar, helikopterler burnumuzun dibinde konuşlandırıldı.
Girit’teki Souda Körfezi, nükleer uçak gemilerinin yanaşabildiği, Türkiye’yi güneyden kuşatan bir süper üs hâline getirildi.
Larissa Hava Üssü’ne yerleştirilen son teknoloji MQ-9 Reaper İHA’ları ile Ege ve Karadeniz anlık gözetleniyor.
Silah satışlarındaki ibre de tamamen Atina’ya dönmüş durumda. Türkiye parasını ödediği F-35’leri alamazken, Washington Yunanistan’a 40 adet F-35 Lightning II satışı için resmi onayı verdi. Atina, elindeki F-16’ları dünyada ilk kez Viper seviyesine çıkaran ülke olurken, ABD İhtiyaç Fazlası Savunma Malzemesi Programı kapsamında Yunanistan’a yüzlerce zırhlı aracı bedavaya hibe ediyor.

En acısı da şudur: NATO’nun 5. maddesi "Bir müttefike yapılan saldırı herkese yapılmıştır." derken, Suriye’nin kuzeyinde Türkiye’ye kurşun sıkan, havan topu atan PKK/YPG terör örgütüne tırlarla silah, mühimmat ve askerî teçhizat veren yine bizim "stratejik ortağımız" ABD’den başkası değildir.

Dün ve Bugün: Siyaset Sahnesindeki Muazzam Cepheleşme

İşte tam bu noktada, Türk siyaset tarihinin en büyük ironisi ve kırılması karşımıza çıkıyor. Kafamızı NATO ve ABD aynasına çevirdiğimizde, ideolojilerin nasıl tersyüz olduğunu hayretle müşahede ediyoruz.

1970’li yılların Türkiye’sinde sokaklar, meydanlar tek bir sloganla inliyordu: "Defol NATO, Defol Amerika!" O dönemin anti-emperyalist dalgasının en ön safında Deniz Gezmiş ve arkadaşları vardı. 1968’de Dolmabahçe’de Amerikan 6. Filo askerlerini denize döken, 1971’de Balgat’taki ABD üssünden asker kaçıran o devrimci gençlik, idama yürürken bile "Tam Bağımsız Türkiye" diye haykırıyordu. Çünkü onlar için NATO, ülkeyi sömüren bir işgal mekanizmasıydı.

Aynı yıllarda, siyasetin tamamen zıt kutbunda yer alan Necmettin Erbakan ve Millî Görüş hareketi de meydanları inletiyordu. Erbakan Hoca'nın terminolojisi manevi ve millî eksendeydi. O da Amerika’yı, NATO’yu ve Avrupa Ortak Pazarı’nı bir "Hristiyan Kulübü" ve "Siyonizmin tetikçisi" olarak görüyordu.

“Yan yana gelmez” denilen iki zıt damar; Deniz Gezmişler ve Necmettin Erbakanlar, söz konusu ABD ve NATO olduğunda aynı cümlede, aynı öfkede buluşuyordu. Nitekim bu toplumsal refleks, 1974’te solun lideri Bülent Ecevit ile dindar kesimin lideri Necmettin Erbakan’ın kurduğu koalisyonda ete kemiğe büründü. Önce haşhaş ekimi yasağında Washington’a rest çekildi; 1974’te Kıbrıs’ta efsane Barış Harekâtı düzenlendi, ardından 1975’te ABD ambargosuna karşı masaya yumruk vurulup İncirlik dâhil tüm Amerikan üslerine el konuldu, Türk bayrağı çekildi.

Peki ya bugün? Bugünün cephelerine bakar mısınız?

Dün meydanlarda "Defol Amerika" diye haykıran Millî Görüş geleneğinden gelen, ancak sonradan "Millî Görüş gömleğini çıkardık" diyen bir Recep Tayyip Erdoğan var. Bugün Erdoğan, bir yandan NATO zirvelerinde üye başkanlarıyla dostluk kareleri veriyor, İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliğine onay imzaları atıyor; diğer yandan meydanlarda müttefiklerinin teröre verdiği desteğe feryat ediyor. Yani tam bir pragmatizm, tam bir denge oyunu...

Daha da şaşırtıcısı, onun ittifak ortağı olan milliyetçi hareketin lideri Devlet Bahçeli’nin durduğu yerdir. Kamuoyundaki genel ezberin aksine, Bahçeli’nin bugün NATO’ya zerre güveni yoktur. Hatta öyle bir noktaya geldi ki Meclis kürsüsünden, "Bizim irademiz NATO karargâhına devredilmemiştir!" diyerek sert çıkışlar yapıyor. Hızını alamayıp ABD ve İsrail’in bölgedeki kuşatmasına karşı, gerekirse NATO’dan kopmayı göze alarak Türkiye - Rusya - Çin (TRÇ) ittifakının kurulmasını açıkça önerebiliyor.

Sonuç: Rest Çekmeli miyiz?

Şimdi o can alıcı soruyu soralım: Erdoğan hükûmeti, dünün o tarihi mirasını arkasına alarak NATO’ya ve ABD’ye tamamen rest çekmeli mi?

İşte tam bu noktada o meşhur atasözümüzün ağırlığı omuzlarımıza çöküyor:

Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık.