Bu çürümüşlüğün sonu neresi?
Televizyon haberlerini izlerken medyaya düşen haberlerin satır aralarını okurken şunu düşünüyorum:
Nüfusunun büyük çoğunluğu Müslüman olan Türk halkı, neden vicdanını kaybetti?
Gazetecilik hayatım boyunca çok devir gördüm ama bugünkü toplumsal erozyon, bugünkü ahlaki iflas beni gerçekten dehşete düşürüyor.
Biz İslam’ın şartlarını sadece şekilden ibaret sanıp, ruhunu ve adaletini hangi mezarlığa gömdük?
Ocaklar sönüyor, emekliler eziliyor…
Gözlerimin önünden gitmeyen o korkunç manzara:
Evin rızkını toplamak için yavrularını evde bırakıp işe gitmek zorunda kalan bir anne ve o evde çıkan yangınla can veren evlatlar…
"Komşusu açken tok yatan bizden değildir" diyen peygamberimizin sözünü bu iktidar unuttu mu?
Öte yanda, Başkent Ankara’nın göbeğinde, bu ülkeye yıllarca hizmet etmiş emeklilerimiz var.
Kirasını ödeyemeyen, otellerin tek göz odasına sığdırılmış yaşamların altında ezilen yaşlılarımızın ahları bu iktidar mensuplarının omuzlarındadır.
Bakın sokaklara; trafik magandaları bir yol verme kavgası için hiç çekinmeden tetiği çekiyor, can alıyor.
Ama asıl facia çocuklarımızda... Çocuklar, oyun oynaması gereken yaşta birbirlerini bıçaklayarak öldürüyor!
Aile eğitiminde neyi ıskaladık?
Okullarımızda hangi "insanlık" dersini veremedik ki evlatlarımız birer şiddet makinesine dönüştü?
Bu toplumsal çürümüşlük, toplumumuzu çökertiyor, umursayan var mı?
Uyuşturucu baronları fink atıyor, torbacılar, kullanıcılar yakalanıyor ama kökü kazınamıyor.
Peki ya medya?
Halkın sesi olması gereken özgür basın bugün bitkisel hayatta, ölümü bekliyor.
Muhalefetin gündeme getiremediği kamu reklamlarının yandaş medyaya akıtılması gibi çok önemli bir konuyu, mahrum bırakılan Halk TV’nin ekran yüzleri, feryat figan paylaşıyorlar.
Öte yanda ise tam bir "besleme basın" düzeni kurulmuş durumda.
Yandaş gazeteciler, devletin ve milletin imkanlarıyla yurt dışı gezilerine taşınıyor; hatta işin içine "bedava Umre" gezileri de dahil ediliyor.
Sormak lazım: Birilerinin lütfuyla gidilen o Umre’de yapılan dualar, sustuğunuz haksızlıkların bedelini öder mi?
Yargıya güvenin dibe vurduğu dönem…
Yargı, bir toplumun nefes borusudur. Ama bugün o boruya düğüm atılmış durumda.
Anayasa Mahkemesi (AYM) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararları uygulanmıyor.
Hastalığı zirveye ulaşmış, yaşam mücadelesi veren bir belediye başkanı, yüksek mahkeme kararlarına rağmen hala demir parmaklıklar arkasında.
Zulmün bu kadarı hangi vicdana sığar?
Adalet mülkün temeliydi; şimdi adaleti mülke, güce ve siyasi hırsa kurban ettik.
Toplumsal uyanışın çaresi nedir?
Şimdi asıl sarsıcı soruları sorma vaktidir: Bu zifiri karanlıktan nasıl çıkacağız? Toplumsal uyanışın yolu, sadece sandığa gitmekten mi geçiyor?
Uyanmak için illaki ateşin kendi evimizi yakmasını mı bekleyeceğiz?
Vicdanımızı cüzdanımıza ve siyasi aidiyetlerimize ne zaman kurban etmekten vazgeçeceğiz?
Ahlakı dinden, adaleti ise güçten kopardığımız bu karanlık yolda daha ne kadar yürüyeceğiz?
Çıkış yolu bellidir: Aynayı kendimize tutup o kayıp vicdanı geri bulmak.
Aksi takdirde, bugün sustuğumuz her haksızlık, yarın çocuklarımızın geleceğini yok eden birer enkaza dönüşecektir.
Gün silkelenip özümüze; yani adalete, liyakate ve gerçek merhamete dönme günüdür.