Anayasa ve hukuk askıda, düşman hukuku yargıda
“Düşman hukuku” dediğimiz şey, bir kanun adı değildir. Bir teşhistir. Hukukun, kimi zaman “vatandaş” için değil, “düşman” olarak görülen kişi için çalıştırıldığına dair bir giderek yaygınlaşan bir teşhistir.
Literatürde bu kavram “düşman ceza hukuku” olarak anılır.
Kavramı sistematik biçimde ortaya koyan isim Alman ceza hukukçusu Günther Jakobs’tur.
Jakobs, ceza hukukunu iki ideal tipe ayırır.
Birincisi vatandaşın ceza hukuku, ikincisi ise düşmanın ceza hukuku.
Vatandaşın ceza hukukunda kişi, suç işlediği iddiasıyla yargılanır. Masumiyet karinesi, ölçülülük, kanunilik ve adil yargılanma esastır. Ceza, işlenmiş bir fiilin karşılığıdır.
Düşman ceza hukukunda ise kişi, işlediği iddia edilen fiilden çok, kimliği, durduğu yer, siyasal konumu ya da “potansiyel tehlike” olarak görülmesi nedeniyle muamele görür.
Amaç cezalandırmak değil, etkisizleştirmektir. Tedbirler geçici olmaktan çıkar, tutukluluk bir istisna olmaktan çıkıp fiilî cezaya dönüşür.
Bu noktada kritik soru şudur:
AKP iktidarı, karşısındaki kişiyi “eşit vatandaş” olarak mı görüyor, yoksa siyaseten bir “düşman” olarak mı görüyor?
Türkiye’de “düşman hukuku” tartışması tam da bu sorunun etrafında dönmektedir.
Birinci örnek; Gezi dosyası ve Osman Kavala’dır. Kavala, kendisine “düşman ceza hukuku” uygulandığını açıkça söyleyen isimlerden biridir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 10 Aralık 2019 tarihli kararında tutukluluğun hukuki değil, siyasi saiklerle sürdürüldüğünü tespit etti.
Buna rağmen tutukluluk sona ermedi. Hukuki süreç, ceza yargılamasından çok bir “sürekli tedbir” rejimine dönüştü.
Bu tablo, “düşman hukuku” tartışmasının Türkiye’deki en net örneklerinden biridir.
İkinci örnek; Can Atalay dosyasıdır. Burada mesele yalnızca bir milletvekilinin tutukluluğu değildir. Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmamasıyla birlikte, anayasal denetim fiilen askıya alınmıştır.
Hukuk devletinde mahkemeler arasında görüş ayrılığı olabilir; ancak anayasanın bağlayıcılığı tartışmaya açıldığında, mesele artık bireysel bir dava olmaktan çıktı ve “düşman hukuku” uygulamasına dönüştü.
Üçüncü örnek: Selahattin Demirtaş dosyasıdır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Dairesi, Demirtaş kararında tutukluluğun siyasi amaç taşıdığını açıkça ifade etmiştir. Buna rağmen tutukluluk sürmüştür. Bu durum, cezalandırmanın fiilden koparak kişiye “düşman hukuku” olarak yöneldiği eleştirilerini güçlendirmiştir.
Dördüncü ve beşinci örnek: Ahmet Türk ve Ahmet Özer’dir
Her iki isim için de yaşatılanlar kamuoyunda “düşman hukuku” tanımlaması yapılmaktadır.
Özellikle dikkat çekici olan şudur:
Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin ve MHP yöneticilerinin açık siyasi değerlendirmelerine rağmen, Ahmet Türk’ün görevine iadesi sağlanmamış; Ahmet Özer hakkında ise mahkûmiyet kararı çıkmıştır.
Siyasi iradenin söylemi ile yargısal sonuç arasındaki bu kopukluk, kararların “hukuki” mi, “siyasi” mi yoksa “düşman hukuku” mu sorularını kaçınılmaz kılmaktadır.
- 7. 8. 9. 10. 11. 12. 13. 14. 15. 16. Örnek: CHP’li belediye başkanlarının tutuklu yargılanması pratiği de aynı kavram çerçevesinde tartışılmaktadır.
Soru nettir: Tutuklama neden istisna olmaktan çıkmıştır?
Kaçma şüphesi, delil karartma ihtimali olmayan seçilmiş belediye başkanları neden özgürlüklerinden mahrum bırakılmaktadır
En çarpıcı örnek; Murat Çalık dosyasıdır.
Sağlık durumu, geçirdiği ameliyatlar, tıbbi raporlar kamuoyunun bilgisi dahilindedir. Buna rağmen tutuksuz yargılama yoluna gidilmemesi, “tedbir” ile “ceza” arasındaki sınırın fiilen ortadan kalktığını göstermektedir.
Murat Çalık dosyası ise “düşman hukuku” tartışmasının en somut ve vicdanları çok üzen örneklerinden biridir. Beylikdüzü Belediye Başkanı Mehmet Murat Çalık, tutukluluğu süresince sağlık sorunları nedeniyle defalarca cezaevinden hastaneye sevk edilmiştir.
Çalık, tutuklu bulunduğu süreçte en az iki kez cezaevinden hastaneye götürülmüş, 13 Ocak 2026 tarihinde boynunda tespit edilen kitle nedeniyle ameliyat olmuştur.
Ameliyattan yalnızca iki gün sonra yeniden cezaevine gönderilmiş, kısa süre içinde sağlık durumu kötüleşince tekrar hastaneye kaldırılmıştır.
Daha önce lenfoma ve akut lösemi tedavileri geçirmiş bir kişinin, sağlık durumu açıkça ortadayken tutuksuz yargılanmaması; tutuklamanın bir tedbir olmaktan çıkıp fiilî cezaya dönüşmesi “düşman hukuku” eleştirilerini güçlendirmiştir.
Bu tablo ortada iken neden, “tutuksuz yargılama ile normal hukuk” değil de ısrarla “düşman hukuku” uygulanmaktadır?
Medyatik örnek: Bu tartışma gazeteci Merdan Yanardağ için de yapılmaktadır. Gazetecilik faaliyeti, ifade özgürlüğü ve eleştiri sınırları içinde değerlendirilmesi gereken açıklamaları cezai yaptırıma konu edilmişti.
Yanardağ için son olarak “casusluk” iddiası öne sürülmüş, tutuklanmış ve hatta “suç kişiseldir” ilkesi göz ardı edilerek oğlunun televizyonu TELE1 TV’ye el konulmuştur... Burada da fiilden çok kimliğin yargılandığı iddiası ile “düşman hukuku” uygulaması öne çıkmaktadır.
Son örnek; Ömer Faruk Eminağaoğlu dosyasıdır. Yargının eleştirilebilmesi, hukuk devletinin olmazsa olmazıdır. Buna rağmen eleştirel ifadelerin suç konusu yapılması, beraat kararlarına rağmen sürecin sürdürülmesi, savcı ve hakimlerin duruşmalardaki tavır ve uygulamaları “normal hukuk” ile “düşman hukuku” ayrımını yeniden gündeme getirmiştir.
İzlediğim duruşmada yaşananlar hukuki açıdan çok vahimdir.
Tüm saydığım örnekler; düşman hukuku değilse, nedir?
- 21. ve 27. Dönemlerde milletvekili olan deneyimli siyasetçi eski devlet bakanı Ahat Andican siyasi ve hukuki gelişmeler konusunda yaptığım söyleşide yargının son kararlarını şöyle değerlendirdi:
“Ceza hukuku sistemimizin çok farklı bir evreye götürüldüğünü görüyoruz. Geçmişteki uygulamalardan çok farklı, hatta tehlikeli bir noktaya sürükleniyoruz. Bu değişimi üç ana başlıkta özetleyebilirim.
Birincisi; artık hukuk fiile göre değil, faile göre işliyor. Yani olayın kendisine değil, kişiye göre karar veriliyor. Bu, "düşman hukuku" dediğimiz anlayışın temel unsurudur.
Kimin yaptığına bakılarak yargı mekanizması çalıştırılıyor.
"Düşman hukuku" hukuk sisteminin tarafsızlığına vurulmuş çok büyük bir darbedir.
İkincisi; Mülkiyet hakkının hukuksuz biçimde gasp edilmesi. Bu durum, şu anda doğrudan mağdurlar dışında çok geniş kitleler tarafından fark edilmiyor.
Bu anlayış devam ederse, Türkiye’de hukuk sistemi otoriter bir rejimin temel aracı haline gelecek.
Mahkeme kararı olmadan, yalnızca gizli tanık ifadeleriyle insanların mallarına el konuluyor, kayyum atanıyor.
Üçüncüsü; Ailelerin cezalandırılması. Suç bireyseldir. Ancak bugün görüyoruz ki, bir kişinin yargılandığı davada eşi de hedef haline getirilebiliyor.
Bu, eski Sovyetler Birliği döneminde uygulanan bir yöntemdi.
Ailenin cezalandırılması, hukukun değil, otoriterliğin bir aracıdır.
Bu, Türkiye’de yeni bir frekansın devreye sokulduğunun göstergesidir.
Hukuk sistemimiz tehdit altında. Faile göre işleyen yargı, mülkiyet hakkının gaspı ve ailelerin cezalandırılması...
Bunlar sadece hukuki değil, toplumsal çöküşe giden sürecin yapı taşlarıdır.
Eğer bu gidiş durdurulmazsa hem demokrasimizi hem de ekonomimizi büyük bir uçurum bekliyor.
Dünya tarihinde neredeyse görülmemiş bir uygulamadır düşman hukuku.
1215 yılında imzalanan Magna Carta kararında bile özgür insanların, yargı kararı olmadan mallarından mahrum bırakılamayacağı açıkça yazılmıştır.
Bugün bu ilkenin bile gerisine düşmüş durumdayız.”
Değerli okurlarım,
Sonuç olarak “düşman hukuku” uygulamaları; siyasetçiler, hukukçular ve vatandaşlar için bir uyarı değil, Türk hukuk sistemi açısından açık bir çöküş alarmıdır.
Bir ülkede hukuk, bir kesim için askıya alındığında, er ya da geç herkes için daralır.
Bugün “düşman” olarak görülenler için yıkılan temel hukuk kuralları, yarın her “vatandaş” için de geçerli hale gelir.
Asıl soru şudur;
Siyasi iktidar, cezayı adalet için mi uygulatır, yoksa siyasi istikbalinin güvencesi için mi kullanır?
Bu sorunun cevabı, hukuk devletinin geleceğini belirler.