Abdülkadir Selvi: Yalancının mumu yatsıya kadar yanar

Orhan Uğuroğlu

Orhan Uğuroğlu

Yazar
Tüm Yazıları

Abdülkadir Selvi, TBMM'de kabul edilen "Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun"u savunmak için Gazi Mustafa Kemal Atatürk dönemi bir yasaya uyduruk isim de takıp örnek gösterdi.

Öyle bir örnek verdi ki merak ettim.

Araştırdım.

TBMM'nin 1928 tarihli kanunlarına, tutanaklarına, kanun gerekçelerine kadar indim.

Ve gördüm ki mesele Selvi'nin anlattığı kadar basit değil.

Selvi yazısında şöyle diyor:

"Bunun üzerine Atatürk ne yapıyor? 1928 yılında bugünkü yasaya ilham kaynağı olan Şeyh Said Yasası'nı çıkarıyor."

Arkasından meydan okuyor:

"Siz Atatürk'ten daha mı milliyetçisiniz? Siz Atatürk'ten daha mı vatanseversiniz? Siz Atatürk'ten daha mı ileri görüşlüsünüz?"

Selvi neden yalan yanlış bilgilendirme yapıyorsun?

Atatürk'ü ortaya koyup bugünkü yasayı meşrulaştırmaya çalışmadan önce keşke 1928'de çıkarılan kanunun tamamını okuyup bugünkü kanunla yan yana koysaydın.

Ben araştırdım.

Ortaya bambaşka bir tablo çıktı.

Asıl kanun:

9 Mayıs 1928 tarih ve 1239 sayılı,

"Şark Mıntıkasında Muayyen Vilâyet ve Kazalardaki Ceraim Takibatı ile Cezalarının Tecili Hakkında Kanun."

Adından başlayalım:

CEZALARININ TECİLİ...

Yani ertelenmesi.

Kanunun ikinci maddesinde Şeyh Said olayı ve onu izleyen olaylara doğrudan veya dolaylı olarak karışanlar ile belirlenen bölgelerde suç işleyen sanık ve mahkûmlar hakkındaki takibatın veya kesinleşmiş hükümlerin infazının ertelenmesi düzenleniyor.

Ama dikkat!

Devamında önemli şartlar var.

Firarda bulunanların bu düzenlemeden yararlanabilmeleri için kanunun yayımlanmasından itibaren üç ay içinde teslim olmaları gerekiyor.

Demek ki:

Kaçmaya devam et...

Teslim olma...

Hiçbir irade ortaya koyma...

Devlet de seni kendiliğinden bağışlasın...

Böyle bir düzenleme değil.

Devlet diyor ki:

Gel, teslim ol.

Sonra da belirlenen süre içerisinde yeniden suç işlememe koşulu getiriliyor.

Koşullar yerine getirildiğinde ise kanunun dördüncü maddesindeki hukukî sonuç devreye giriyor.

Yani 1928 düzenlemesi bir teslim olma ve belirli süre suç işlememe şartına bağlanmış tecil mekanizması kuruyor.

Üstelik iş bununla da kalmıyor.

23 Mayıs 1928'de 1316 sayılı ek kanun çıkarılıyor.

Onun adı da:

"Şark Mıntıkasında Muayyen Vilâyet ve Kazalarda Ceraim Takibatı ile Cezalarının Tecili Hakkındaki 1239 Numaralı Kanuna Müzeyyel Kanun."

Yine aynı kelime:

TECİL

Şimdi gelelim 2026'ya...

TBMM'de kabul edilen yeni düzenleme de teknik olarak "erteleme" mekanizmaları içeriyor.

Bunu gizlemeye gerek yok.

Ancak tartışılması gereken asıl mesele kelime değil, bu ertelemenin sonunda ne olduğudur.

Yeni düzenlemede belirli soruşturma ve kovuşturmaların ertelenmesi öngörülüyor.

Kesinleşmiş hapis cezaları bakımından da cezanın ağırlığına göre 5 ve 10 yıllık erteleme süreleri getiriliyor.

Fakat asıl kritik hüküm bundan sonra geliyor:

Erteleme süresi öngörülen şartlarla tamamlandığında mahkûmiyet bakımından cezanın infaz edilmiş sayılması sonucu doğuyor.

İşte hukukçuların "af niteliği" tartışmasını yaptığı yer tam burasıdır.

Adına ne derseniz deyin...

Tecil...

Erteleme...

Geçiş düzenlemesi...

Toplumsal bütünleşme...

Hukukta tabelaya değil, tabelanın arkasındaki sonuca bakılır.

Bir insanın kesinleşmiş cezası varsa ve kanunun öngördüğü mekanizma sonunda o ceza cezaevinde infaz edilmeksizin "infaz edilmiş" kabul ediliyorsa, bunun hukukî ve siyasi sonuçlarının tartışılması son derece doğaldır.

O nedenle 1928 ile 2026'yı yalnızca "Atatürk de yaptı" diyerek aynı kefeye koyamazsınız.

Çünkü tarih sloganla değil, belgeyle okunur.

1928 kanununu açarsınız.

1239 sayısını görürsünüz.

Maddelerini okursunuz.

Teslim olma şartını görürsünüz.

Suç işlememe şartını görürsünüz.

Arkasından 1316 sayılı ek kanunu okursunuz.

Sonra 2026 düzenlemesini önünüze koyarsınız.

Kapsamını incelersiniz.

Kimlerin yararlanabileceğine bakarsınız.

Soruşturma ve kovuşturmalara ne olduğuna bakarsınız.

Kesinleşmiş mahkûmiyetlerin nasıl ele alındığına bakarsınız.

Erteleme süresi sonunda cezaya ne olduğuna bakarsınız.

Hak yoksunlukları konusunda getirilen mekanizmayı incelersiniz.

Ancak bütün bunlardan sonra:

"Atatürk de aynısını yaptı" diyebilirsiniz.

Aynı değilse?

O zaman Atatürk'ün adını bugünkü siyasi tercihlere tarihsel kalkan yapamazsın.

Hele hele karşınıza çıkanlara,

"Siz Atatürk'ten daha mı milliyetçisiniz?" diye meydan okuyamazsın.

Sana soruyorum Selvi:

1928 tarihli 1239 sayılı kanunun üçüncü maddesindeki teslim olma şartını neden okuyucunuza anlatmadınız?

Kanunun resmî adındaki "cezalarının tecili" ifadesini neden özellikle açıklamadınız?

1239 sayılı kanun ile ona ek 1316 sayılı kanunun hükümlerini bugünkü kanunla madde madde neden karşılaştırmadınız?

Ve en önemlisi...

2026 düzenlemesinde ertelenen bir mahkûmiyetin, şartların gerçekleşmesi halinde sonunda infaz edilmiş sayılacağını okuyucunuza neden bütün hukukî sonuçlarıyla anlatmadınız?

Atatürk üzerinden bugünün yasasını savunmak kolaydır.

Zor olan, Atatürk döneminde çıkarılan kanunu önünüze koyup bugünkü kanunla satır satır karşılaştırmaktır.

Okuyucularıma da diyorum ki:

Selvi’nin sözüne de yazısına da inanmayın.

1239 sayılı kanunu açın.

1316 sayılı ek kanunu açın.

2026'da kabul edilen kanunu açın.

Üçünü yan yana koyun.

Okuyun.

Kararı kendiniz verin.

Çünkü tarihin en güzel tarafı şudur:

Belgeler asla yalan söylemez.

Ve atalarımız boşuna söylememiş:

Yalancının mumu yatsıya kadar yanar.