Köylülükten çiftçiliğe geçmek zorundayız
Bir önceki yazımızda, TMO tarafından açıklanan hububat destekleme alım fiyatlarının, üreticiler tarafından tepkiyle karşılandığını anlatmıştık. Ayrıca, TMO’nun da hububat alım-satımından dolayı, küçümsenemeyecek bir zararı sineye çektiğini ifade etmiştik.
Üreticiler, maliyetlere nazaran elde ettiği gelirden hoşnut değil. Tüketiciler ise, zaten mevcut fiyatların yüksekliğinden şikâyetçi.
Peki, hem üreticiyi hem de tüketiciyi aynı anda memnun edecek bir çözüm yolu yok mudur?
Bu soruya, ‘evet’ diye cevap vermek mümkün. Fakat bunun için tarımsal yapıda uzun vadeli ve köklü çözümler üretmek gerekiyor.
Kökten muhalif tayfanın, “Tarım öldü, çiftçi yok oldu…” tarzındaki kötümser tavrını bir kenara bırakalım. Tarımımız çökmüyor; tersine, kalkınıyor. Sorun, bu kalkınmanın istediğimiz hızda olmaması ve birim alandan elde ettiğimiz hâsılanın tatmin edici olmamasıdır.
Evet, Türk tarımı, bazı olumsuzluklara rağmen, ülke tüketimine karşılık yüzde 135 civarında bir üretim kapasitesine sahip. Başka bir deyişle; 100 birim tüketimimize karşılık, 135 birim üretim yapıyoruz.
TEMEL SORUN: VERİMSİZLİK
Tarımsal hâsılamız, 2024’te yüzde 3,9 oranında büyüdü. Toplamda 139 milyon ton tarımsal üretim yaptık. Nüfusumuzla kıyaslarsak, kişi başına 1,5 tona yakın tarımsal hâsıla elde ettik. Ve 186 ülkeye, 32,9 milyar dolar ihracat gerçekleştirdik.
2025 yılına dair kesin rakamlar elimde bulunmuyor. Bununla birlikte, geçen yılki olumsuz hava şartları sebebiyle, tarımsal üretimde bir gerileme yaşadığımız aşikâr.
Yine, çiftçinin üretimden vazgeçtiği ve tarımsal arazilerin boş kaldığı iddiası da gerçeği yansıtmıyor. Şayet tarım alanları boş kalsaydı, bu ciddi bir tehlike anlamına gelirdi.
Tam tersine, eskiden nadasa bırakılan tarlalar, artık nadasa bırakılmak yerine münavebeyle ekiliyor. Çiftçilerimiz, daha verimli ve kazançlı olduğunu düşündükleri üretim alanlarına meylediyor.
Toplam tarımsal hâsılada, dünya genelinde 7. sırada, Avrupa’da ise birinci sırada yer alıyoruz.
Bu olumlu tablonun esas nedeni, tarımsal üretim alanlarımızın büyük olmasıdır.
Türkiye'nin toplam yüzölçümü 78 milyon hektar. Tarımsal alan yüzölçümü, 26.3 milyon hektar. Tarımsal alanların toplam yüzölçümündeki payı yaklaşık yüzde 33,3. Yani üçte bir…
Alan büyüklüğümüz, bizi dünya ve Avrupa sıralamasında yukarılara çıkarsa da, verimlilik noktasında ciddi eksikliğimiz var.
PARÇALANMIŞ ARAZİLER, KÜÇÜK İŞLETMELER
Dolayısıyla, tarımda birim alandan elde ettiğimiz verimliliğe odaklanmak zorundayız. Ki, bu verimliliği engelleyen temel sebepleri gidermeliyiz.
Tarımdaki verim yetersizliğinin ana sebebi; arazilerin aşırı parçalanmış olması, işletmelerin çok küçük olması, sermaye yetersizliği ve yeni teknolojilerin tarımsal üretime yeterince dâhil edilememesidir.
Tarım ve Orman Bakanlığı ve Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre; ülkemizdeki tarımsal işletme sayısı 2 milyon 750 bin. Tarımsal parsel sayısı ise; 18 milyon 840 bin. Ortalama parsel büyüklüğü 13,96, yuvarlak hesap 14 dekar. İşletme başına düşen tarım alanı ise 95.6 dekar.
Tarımda gelişmiş ülkelerle kıyaslandığında, bizdeki parsel ve işletme büyüklükleri son derece küçük kalıyor.
Dünya ortalamasına dair verilerle kıyaslanırsak, pek de fena görünmüyoruz. Mesela dünyadaki tarım işletmelerinin yüzde 70’i, 10 dekardan daha küçük bir tarım arazisini kullanıyor.
Yine işletmelerin yüzde 14’ü, 10 ila 20 dekar arasındaki bir arazide üretim yapıyor.
İşletmelerin yüzde 1’i ise toplam tarım arazilerinin yüzde 70’ten fazlasını işletmektedir. Bu işletmelerin kullandığı ortalama tarımsal alan büyüklüğü 500 dekarın üzerindedir. Bu noktadan bakıldığında, tarımdaki işletme büyüklüklerimizin son derece sınırlı olduğu anlaşılmaktadır.
KALKINMIŞLAR VE KALKINMAYA ÇALIŞANLAR
Tarımsal işletme büyüklüklerinin yetersiz olduğu ülkeler, genellikle kalkınması gecikmiş ülkelerdir. Bu manada Türkiye, işletme başına 5 hektardan büyük (yaklaşık 10 hektar) yapısıyla, tarımda üst-orta gelir grubundaki ülkeler içinde yer almaktadır.
Tarımsal işletmelerin fevkalade büyük alanları işlediği ABD, Kanada, Avustralya, İspanya, Almanya, Japonya ve İngiltere gibi ülkeler ise, yüksel gelirliler grubunu temsil etmektedir.
Türkiye’de sulu tarım yapılabilen alan toplamı, 7 milyon 330 bin hektar civarında. Başka bir ifadeyle, tarımsal alanlarımızın yüzde 28’sinde, yani dörtte birinden biraz fazlasında sulu tarım yapılmaktadır.
Tüm bu istatistik verilerinden çıkarabileceğimiz özet sonuç şudur: Ülkemiz tarım arazileri gereğinden fazla parçalanmış; parseller alabildiğine küçülmüş ve tarımsal işletmelerin kullanabildiği arazi miktarı son derece yetersiz kalmaktadır.
Tarımdaki bu olumsuz tabloda, miras hukukumuzun saçma sapan uygulamaları kadar, geçmişte peşine düşülen, ‘topraksız köylüyü toprak sahibi yapma’ hevesi en büyük etkenler olmuştur.
Bugünün dünyasında, tarımsal işletmelerin sayısının az fakat işledikleri parsellerin büyüklüğü ve toplamda kullandıkları arazi miktarının çok daha yüksek olması gerekmektedir. Tarımda yüksek verimli üretimin yolu buradan geçmektedir.
KÖYLÜLÜKTEN ÇİFTÇİLİĞE GEÇMEK ZORUNDAYIZ
Maalesef ülkemiz, uzun yıllar ‘köylülük’ ile ‘çiftçiliği’ birbiriyle karıştırmıştır. Geçmişte ailelerin geçimliği için yürütülen tarımsal faaliyetler; artan nüfus, kentleşme, sanayileşme ve ekonomik kalkınma karşısında anlamını kaybetmiştir.
Bir 50 yıl kadar önce, Türkiye nüfusunun neredeyse yüzde 70’i, öyle veya böyle tarımsal faaliyette bulunuyordu. Bugün geldiğimiz noktada, 2 milyon 750 bin tarımsal işletme sayısı üzerinden gidersek; nüfusumuzun yaklaşık 10 milyon veya biraz fazlasının, tarımsal işlerle iştigal ettiği söylenebilir. Bu da, ülke nüfusunun yüzde 13’üne tekabül eder.
Tarımda başa güreşen ülkelere baktığımızda, tarımsal nüfus; Kanada’da yüzde 1.4, ABD’de yüzde 0,54, Avustralya’da yüzde 0,30’dur.
Kıyaslama yaptığımızda, bizdeki tarımsal nüfus, tarımda ileri düzeydeki ülkelerin en az 10 katıdır.
Evet, tarımdan geçinen nüfusumuz giderek azalıyor. Keskin muhalif çevreler, bunu bir ‘olumsuzluk’ olarak nitelendiriyor. Oysa tarımsal nüfusun azalması, tarımın bitişinin değil; köylülükten çiftçiliğe geçişin belirtisidir.
Türkiye, tarımsal nüfus oranını yüzde 5’in altına çekmek zorundadır. Aksi halde, karşımızda ‘çiftçilerden’ değil, ‘köylülerden’ oluşan bir kitle bulunmaya devam edecektir.
Bu da, üreticinin daha az kazanması, tüketicinin ise daha pahalıya tüketmesi anlamına gelir.