Ömür kısa, küslük uzun
1 Eylül, Dünya Barış Günü’ydü. Dünyanın bir köşesinde savaşların sustuğu, başka bir köşesinde silahların konuşmaya devam ettiği; insanların barışı meydanlarda, ekranlarda ve kürsülerde dile getirdiği bir gün… Ama insanın aklına ister istemez şu soru geliyor: Dünya barışını konuşurken, kendi evimizin içindeki savaşı ne zaman bitireceğiz?
Barış, yalnızca ülkeler arasında imzalanan anlaşmalardan ibaret değil, barış; iki komşunun kapısının yeniden birbirine açılması. Yıllardır aynı sokakta karşılaştığında başını çeviren iki insanın göz göze gelip gülümsemesi. Küsen arkadaşların, “Kim haklıydı?” hesabını bir kenara bırakıp “Biz birbirimizi özlemişiz.” diyebilmesi.
Kardeş küslükleri var mesela… Aynı sofrada büyüyüp aynı anne babanın duasıyla yetişen insanların, yıllarca birbirlerinin sesini duymadan yaşaması… Bazen küçücük bir sözün, bazen bölüşülemeyen bir eşyanın, bazen de gururun yılları yutması… Ama en ağır küslük, hiç şüphesiz anne, baba ve evlat arasında yaşanan küslük.
İnsan dünyaya geldiğinde ilk barışını annesinin kucağında bulur. İlk güvenini babasının yanında hisseder. Sonra bir gün hayatın telaşı, kırgınlıklar, yanlış anlaşılmalar ve söylenmemiş sözler girer araya… Aynı evin içinde sessizlik büyür. Telefon çalmaz. Bayramlar eksilir. İnsan haklı olduğunu düşünürken, aslında hayatından kocaman bir parçayı kaybettiğini fark etmez.
Oysa küslük, sanıldığı gibi hafif bir yük değil. İnsan, omzuna görünmeyen bir taş alır da yıllarca onunla yürür. Atalarımız ne güzel söylemiş: “Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır.” Bazen bir “Nasılsın?”, bazen bir “Hakkını helal et”, bazen de sadece “Seni özledim.” demek, yılların ördüğü duvarı bir anda yıkmaya yeter.
Kırgınlık yalnızca kalbi değil, insanın bedenini de yorar. Sürekli öfke, stres ve dargınlık içinde yaşamak, ruhun huzurunu kaçırdığı gibi beden üzerinde de ağır bir yük oluşturabilir. İnsanın içinde taşıdığı her kırgınlık, dışarıdan görünmese de kalbinin bir köşesinde yer kaplar.
Kur’an-ı Kerim’de, “Kötülüğün karşılığı, onun gibi bir kötülüktür. Ama kim affeder ve barışı sağlarsa, onun mükâfatı Allah’a aittir.” buyurulur. (Şûrâ, 40) Belki de dünya barışı, önce dünyanın en küçük ülkesi olan evimizde başlamalı.
Hayat zaten başlı başına kısa bir yolculuk. Yarın kimin kapısını çalabileceğimizin, kimin sesini bir daha duyabileceğimizin garantisi yok. Öyleyse yaşam koşarken, yolumuzu küslüklerle dolduracak kadar çok zamanımız yok. Kırgınlıkları yıllara yaymak yerine, barışmayı bugünden seçmek gerekiyor.
1 Eylül Dünya Barış Günü’ydü. Bugün ise belki bir telefon açma, bir komşunun kapısını çalma, bir kardeşe sarılma, bir dosta mesaj gönderme, anneye “Seni seviyorum.” deme, babanın elini tutma günü. Dünya barışını hepimiz istiyoruz. Öyleyse gelin, önce kendi dünyamızı barıştıralım.
Silahların sustuğu, gözlerin değil; küslüklerin bittiği, sevgilerin çoğaldığı, anne babaların evlatlarına, kardeşlerin birbirine, dostların yeniden kalpten sarıldığı bir dünya dileğiyle… Barış önce evlerimize, sonra sokaklarımıza, sonra da bütün dünyaya yayılsın. Bu dünyada küsecek kadar uzun, barışmayı erteleyecek kadar da sonsuz bir ömrümüz yok.