Mezar taşları büyür mü?
11 Temmuz 1995... Avrupa'nın tam ortasında, dünyanın gözü önünde, tarihin en utanç verici sayfalarından biri yazıldı. Bugün, o kara günün üzerinden otuz bir yıl geçti. Takvim yaprakları eskidi ama Srebrenitsa'da toprağa düşen çığlıkların sesi hiç eskimedi.
Bosna Savaşı sırasında, Birleşmiş Milletler tarafından "güvenli bölge" ilan edilen Srebrenitsa'da, Bosnalı Sırp kuvvetleri tarafından sekiz binden fazla Boşnak erkek ve çocuk sistematik biçimde katledildi. Kadınlar, anneler, eşler ve kız çocukları ise geride tarifsiz bir yalnızlıkla baş başa bırakıldı. Öldürülen yalnızca insanlar değildi; umut, çocukluk, güven ve insanlığın onuru da aynı toplu mezarlara gömüldü.
Bir annenin evladını yıllarca yalnızca bir kemik parçasıyla aramasını hangi cümle anlatabilir? Bir çocuğun, babasının mezarına değil de sadece adına sarılmasını hangi kelime açıklayabilir? Dilin sustuğu yerde gözyaşı konuşur. İşte Srebrenitsa, tam da böylesine sessiz; ama yankısı hiç dinmeyen bir ağıt.
En acısı ise katliamın yalnızca silahlarla gerçekleştirilmiş olması değil. Asıl yara, dünyanın uzun süre sessiz kalması. İnsan haklarından, demokrasiden ve barıştan söz eden uluslararası toplum, binlerce masumun göz göre göre katledilmesini engelleyemedi. Bazen sessizlik kurşundan daha ağır. Seyirci kalmak ise suça ortak olmak .
Bugün geride kalanlar, hâlâ her yıl kimliği yeni tespit edilen kemikleri toprağa veriyor. Çünkü toplu mezarlardan çıkarılan her yeni kimlik, acının henüz tamamlanmadığını bir kez daha hatırlatıyor. Bir mezar kapanıyor, başka bir acı yeniden açılıyor. Aradan geçen yıllar ne annelerin bekleyişini sona erdirebildi ne de çocuklardan çalınan çocukluğu geri getirebildi.
Srebrenitsa bize yalnızca geçmişi anlatmıyor; nefretin, ayrımcılığın ve fanatik milliyetçiliğin kontrol altına alınmadığında insanı nasıl bir canavara dönüştürebildiğini de gösteriyor. Çünkü tarih, unutulsun diye değil, tekrar edilmesin diye yazılır. Hafızamızı kaybedersek, aynı acıları yeniden yaşamaya mahkûm oluruz.
Srebrenitsa’yı anmak yalnızca geçmişe ağıt yakmak değil. Asıl görev; nefret dilinin, ayrımcılığın ve üstünlük iddialarının yeniden filizlenmesine izin vermemek. Çünkü unutulan her acı benzer felaketlerin önünü biraz daha aralar. Tarih sadece hatırlanmak için değil, ders alınmak için vardır. Bugün mezar taşları sessizce yükseliyor olabilir. Ama aslında her biri insanlığa tek bir soru yöneltiyor: "Bir daha asla" diyebilmek için daha kaç masumun toprağa düşmesi gerekiyor?