Korkuyorum çünkü insanım
Görünen ya da görünmeyen ama varlığını tüm hücrelerimizde hissettiren, adını koyamadığımız, bazen de küçümsediğimiz korkularımız: “Fobilerimiz.” Çocukluğumuzda yaşadığımız bir anı ya da atlattığımız bir kaza sonucu ruhumuzda açılan boşlukları dolduran ve içselleştirdiğimiz korkular; fobilerimiz.
Yıllar geçer ama içimizdeki bu acılar hep çocuk kalır. Her karşılaştığımızda aynı panikle etkisini hissettirir. İnanın, şiddeti hiç değişmez. Bu anı tekrar yaşamamak için uzak durmaya çalışırız. İnsanların bakışları çoğu kez bizi utandırır. Karanlık, yükseklik, hayvan korkusu, böcek korkusu… Sanki karşı koyamadığımız bir güç bizi bir köşeye sıkıştırır, nefesimiz daralır.
Bu büyük, tarifi zor duyguyu dışa vurmaktan çekiniriz. “Bir böcekten mi korkuyorsun?”, “O hayvan sana bir şey yapmaz.”, “Bundan da mı korkuyorsun?” gibi sözde telkinler daha da tetikleyici olur.
Korkunun üzerine gitmek yerine kabuğumuza çekiliriz. Kendimizi toplumdan soyutlanmış hissederiz. Oysa fobilerimiz bir zayıflığımız değil, insani bir duygumuz. Nasıl bir çiçeği, kuşu, renkleri seviyorsak ve bu durum normalse; sevmemek, tiksinmek, korkmak da en az bunlar kadar normal.
Hiç “Küçücük bir çiçeği mi seviyorsun?”, “Evinde kuş mu besliyorsun?”, “Neden sokak hayvanlarına yem ve su bırakıyorsun?” diye yargılandığınızı duydunuz mu? Ama iş korkuya gelince yargılanıyoruz, alay ediliyoruz. Birçok duygumuzu, zayıflık sayılacak diye saklıyoruz. Oysa karşı tepki veren kişilerinde, gizlediği o kadar çok fobisi var ki…Dillendirmedikleri için hep güçlüymüş gibi duruyorlar. Ama biraz sohbet etseniz, nelerden korktuklarını ağızlarından kaçırırlar. Bunu da öyle bir şekilde anlatırlar ki, herkeste olan bir şeymiş gibi gösterip, karşının bunu kendilerine karşı kullanmaması için adeta gözden kaçırarak ifade ederler.
Herkesin kendine merhameti var, ama karşı taraf hep kötü, hep uç nokta.
Neden “olabilirliği” hayatımıza almaktan kaçıyoruz ve doğal karşılamaktan, hoşgörülü olmaktan uzaklaşıyoruz? İğneyi de çuvaldızı da hep başkasına batırıyoruz.
Korkularımız bizi küçültmez. Güçlü bir hayvandan da korkabiliriz, küçük bir kediden de. Korkunun sadece boyutu var. Çok etkilenirsin ya da az etkilenirsin. Ama herkesin korkusu, kendisine büyük. Sen yüksekten korkarsın, başkası yükseğe çıkmaktan zevk alır. Sanırım tüm duyguların kökeni saygıya dayanıyor. Korku da bir duygumuzsa, neden saygı duymayalım ki?
Şimdi birçok kafe ve AVM tarzı yerde hayvanların içeri alınması söz konusu.
Sevene saygı, hayvana saygı; peki ya korkana saygı?
Korkan kişi tepki verdiğinde gelen o tuhaf bakışlar, gülüşler… Bu saygısızlık değil mi? Bir de sakinleştirmek yerine yapılan hakaretlere ne demeli?
Unutmayın, siz de bu durumda olabilirdiniz. Hayvan sevgisi böyle bir şey değil. Her şeyi abartıyoruz.
Her olayın denge içinde çözülme şekli olmalı. Bu tarz toplu mekânlarda hayvanlar kucaktan indirilmemeli, tasmasız gezdirilmemeli ve taşıma çantalarından çıkarılmamalı.
Empati her zaman iyidir. Kimsenin duygu durumunu tetikleyecek hareketlerde bulunmamakta önemli. Zaten fobilerimiz, başa çıkılması zor duygularımız. Kişi elinden geleni yapmaya çalışıyor; bazen küçük cesaret denemeleriyle, bazen nöropatik bir destekle...
Zorlaştırmayalım, birbirimizi anlamaya çalışalım.