Bir sınava sığmayan hayaller
Pazar sabahı birçok insan için dinlenmenin, ailesiyle kahvaltı yapmanın ve çocuklarıyla vakit geçirmenin adı. Fakat bu kez takvim yapraklarında yazan “Pazar”, binlerce aday için haftanın son günü değil; umutların, kaygıların ve geleceğe dair beklentilerin aynı salona sığdırıldığı bir sınav günüydü.
Kimi gün doğmadan yola çıktı, kimi aylarca kurduğu hayalin kapısını aralayacak salona büyük bir heyecanla girdi. Akademiye Giriş Sınavı, yalnızca bilgi ölçen bir sınav değil; emeğin, sabrın ve beklentilerin aynı sıraya oturtulduğu uzun bir yolculuğun son durağıydı.
Hiç kuşkusuz, böyle bir sınavın önemli bir amacı var. Kamu hizmetine hazırlanacak adayların belirli bir akademik yeterliliğe sahip olup olmadığını ortak bir ölçütle değerlendirmek, liyakat anlayışını güçlendirmek ve fırsat eşitliğini sağlamaya çalışmak, ilk bakışta son derece makul hedefler.
Ancak hayat, soru kitapçığındaki seçenekler kadar siyah ve beyaz değil.
Aylarca çalışan bir insanın bütün emeğini birkaç saate sığdırmak ne kadar adil? Bir adayın bilgisini ölçmek elbette gerekli. Fakat heyecanını, sağlık durumunu, psikolojisini ve sınav günü yaşadığı en küçük aksiliği de aynı puanın içine sıkıştırmak, üzerinde düşünülmesi gereken bir mesele. Bilgiyi ölçmek başka, bir insanın bütün potansiyelini tek bir oturumda değerlendirmek bambaşka bir şey. Bir adayın aylarca gösterdiği gayret, sınav sabahı yaşadığı heyecanla gölgelenmemeli.
İşin en ironik tarafı ise şu: Hayata hazırlanmak için yapılan sınavlar, bazen insanı hayattan uzaklaştırabiliyor. Aile sofralarından, dost buluşmalarından ve sosyal yaşamdan vazgeçiliyor. Günler testlerle, geceler deneme sınavlarıyla geçiyor. İnsanlar, geleceklerini kurabilmek için bugünden fedakârlık ediyor. Sonra da bütün bu emeğin karşılığı birkaç saatlik sınavın ve birkaç optik formun sonucuna emanet ediliyor.
Buna rağmen Akademiye Giriş Sınavı’nı bütünüyle değersiz görmek de doğru değil. Hedef koymayı öğretmesi, planlı çalışmayı alışkanlığa dönüştürmesi, adaylara kendi eksiklerini görme fırsatı sunması ve mesleki yeterlilik yolunda ortak bir ölçüt oluşturması, sınavın önemli kazanımları.
Ancak çağın ihtiyaç duyduğu insan profili yalnızca ezber yapan bireylerden oluşmuyor. Düşünen, sorgulayan, analiz eden, üreten ve çözüm geliştirebilen insanlar geleceğin asıl ihtiyaç duyduğu kişiler. Bu nedenle ölçme ve değerlendirme anlayışının da bu gerçeğin gerisinde kalmaması gerekiyor.
Belki de artık yalnızca sınavların zorluk derecesini değil, adalet derecesini ve insana ne kattığını konuşmanın zamanı gelmiş. Çünkü bir insanın bilgi düzeyini ölçmek mümkündür; ancak onun bütün yeteneklerini, üretkenliğini, muhakeme gücünü ve potansiyelini yalnızca birkaç saat içinde değerlendirmek çok daha kapsamlı bir yaklaşım gerektirir.
Dileğimiz odur ki gelecekte sınavlar, adayların yalnızca bilgilerini değil; muhakeme yeteneklerini, mesleki yeterliliklerini, üretkenliklerini ve insanî değerlerini de ortaya koyabilecek daha kapsayıcı bir yapıya kavuşsun.
Emek veren hiç kimsenin “Acaba bir güne mi yenildim?” diye düşünmediği, emeğin kaygıdan, umudun belirsizlikten daha güçlü olduğu bir değerlendirme anlayışı hepimizin ortak temennisi.
.