27 yıllık bir keşke : 17 Ağustos

Nazife Mert

Nazife Mert

Çocuk Gelişimi Uzmanı
Tüm Yazıları

Bazı tarihler var; takvimden silinmez. Bazı geceler var; sabah olmaz. 17 Ağustos 1999 da işte öyle bir geceydi. Saat 03.02’de başlayan ve yaklaşık 45 saniye süren o sarsıntı, yalnızca binaları değil, Türkiye’nin “nasıl olsa bir şey olmaz” alışkanlığını da yerinden oynattı. Gölcük merkezli 7,4 büyüklüğündeki depremde resmî kayıtlara göre 17 bin 480 insanımız hayatını kaybetti, on binlerce insan yaralandı. On binlerce konut ve iş yeri yıkıldı ya da ağır hasar gördü.

Bazı enkazların kaldırılması, enkazın bittiği anlamına gelmiyor. O gece evladını kaybeden bir anne için 27 yıl geçmedi. Eşini kaybeden bir kadın için yıllar yalnızca takvim yaprağı. Çocuğunun sesini son kez o gece duyan bir baba için zaman ilerlemez. Depremden kurtulanların bir kısmı içinse gece yarısı gelen en küçük gürültü hâlâ “Acaba yine mi?” sorusunu beraberinde getirir.

Biz ise ne yaptık? Önce çadır kurduk. Sonra konteyner yaptık. Ardından kalıcı konutlar inşa ettik. Kanunlar çıkardık, kurumlar kurduk, yönetmelikleri değiştirdik. Hatta 1999 depremi, Türkiye’nin afet yönetimi açısından bir dönüm noktası oldu; 2009’da AFAD’ın kurulmasıyla afet yönetimindeki yetki ve sorumluluklar tek çatı altında toplandı. Bina yönetmelikleri de değişti. Türkiye Bina Deprem Yönetmeliği 2018’de güncellendi ve 1 Ocak 2019’da yürürlüğe girdi. DASK geldi. 1999’da deprem sigortalı konut sayısı yaklaşık 500 bin iken, AFAD’ın yayımladığı verilere göre sonraki yıllarda bu sayı 9,5 milyon seviyesine ulaştı. Yani evet, çok şey değişti. Fakat asıl soru şu: Değişen yalnızca sistem mi, zihniyet de değişti mi? Çünkü deprem öldürmez; dayanıksız yapı öldürür. 1999 bize bunu acı bir şekilde öğretti. Aradan geçen yıllarda yapı denetimi, deprem yönetmelikleri, kentsel dönüşüm ve afet yönetimi konusunda önemli adımlar atıldı. Fakat 6 Şubat 2023, bize öğrenmenin başka, uygulamanın başka olduğunu yeniden hatırlattı.

Mesele yalnızca yeni yönetmelik yazmak değil. Mesele, eski binanın karşısında yıllarca “bir şey olmaz” diyebilmekten vazgeçmek; imar kararlarını seçim takvimlerinden, rant hesabından ve günlük siyasetten bağımsız düşünebilmek; bir binanın sağlamlığını deprem olduktan sonra değil, insan içine girmeden önce sorgulamak. 17 Ağustos’un bize bıraktığı en büyük miras, yalnızca acı değil, bir uyarı. Ve Türkiye’de bazı uyarılar ne yazık ki tekrar tekrar yapılmakta.

Bugün Gölcük’te, İzmit’te, Adapazarı’nda, Yalova’da bir anma töreni düzenlenecek. Çiçekler bırakılacak, dualar okunacak, isimler anılacak. İnsanlar yine “Unutmadık, unutmayacağız.” diyecek. Haklılar. Unutmamalıyız. Ama anmak, yalnızca kaybettiklerimizin fotoğrafının önünde durmak değil. Onların neden öldüğünü de hatırlamak. Çünkü 17 Ağustos’un üzerinden geçen 27 yıl bize şunu öğretmiş olmalı: Depreme hazırlık, depremden sonra gösterilen kahramanlık değil; depremden önce alınan sıradan ama hayat kurtaran tedbirler.

O gece binlerce insanımızı kaybettik. Şimdi onlara borcumuz, yalnızca isimlerini hatırlamak değil. Bir başka 17 Ağustos’un ardından aynı cümleyi kurmamak: “Keşke daha önce önlem alsaydık…” Temennim, bundan sonra Türkiye’de deprem olduğunda ilk konuştuğumuz şey enkazın büyüklüğü değil, alınan önlemlerin başarısı olsun; hiçbir anne, çocuğunun adını bir anma töreninde değil, evinin salonunda sevgiyle söylesin.