Türkiye’de borcun imkansızlığı

Mustafa Özver

Mustafa Özver

Yazar
Tüm Yazıları

Türkiye’de borç için aklıma gelen şarkı sözleri: “Sen imkânsızsın, sensizlik imkânsız.” Ayın başı veya ortası bir gün maaşınız banka hesabınıza yatar, keyfiniz yerine gelir. Akşamına bakarsınız ki maaş geri sıfırlanmış, siz hâlâ yerinizdesiniz. Şaşa kalıyorsunuz, nasıl bir anda kayboldu geriye diye. Borcunuza istinaden alınmış hepsi. Leyla ile Mecnun dizisinden bir kesit hatırlayalım, olabildiğince neşelenelim; ekip para bulmak için kafa yorarlar. İçlerinden biri “Banka soyalım” der. Fikir elbette beğenilmeyince bir diğeri “Kredi çekelim, banka bizi soysun” der. Şu anki faiz oranı ile aslında kredi çekerseniz soyulmaktan beter olabilirsiniz. Var olan borçları kapatalım da diyor olabilirsiniz. İnsanların büyük bir kısmı kapatamıyor. Çalışıyorsunuz ama ilerleyemiyorsunuz; yoruluyorsunuz ama hafifleyemiyorsunuz. Hatta bazen daha çok çalıştıkça daha çok borçlandığınızı fark ediyorsunuz ama refahınız artmıyor. Sorun bizde mi, yoksa görünmeyen ama herkesi içine çeken bir bataklık düzende mi? Karadelik gibi, borç almadan yaşayamıyoruz. Alınca zaten hiç yaşayamıyorsunuz. Ev, araba almak için kredi şart diyor dar gelirli. Ekonomimizde borç, misafir değil; ev sahibi oldu. Sizin ev sahipliğiniz azalsa da.

BORÇ NEDEN BİR DÜZEN HÂLİNE GELDİ?

Dünyada ve Türkiye’de borç, artık geçici bir finansman aracı olmaktan çıktı; ekonomik sistemin ana taşıyıcısı hâline geldi. Kredi kartları, ihtiyaç kredileri, taksitli alışverişler ilk bakışta hayatı kolaylaştırdı. Tüketim arttı, piyasalar canlandı. Alışveriş çılgınlığı sardı herkesi. Ancak gelirler aynı hızda artmayınca borç, gelirin tamamlayıcısı değil, yerine geçen bir yapı oldu. İnsanlar para kazanmak için değil, borcu çevirmek için çalışır hâle geldi. Yeni borçlar eski borçları kapatıyor; zincir kopmuyor. Bu noktada borcun ödenmesi değil, sürdürülmesi beklenen bir sisteme girilmiş oluyor. Çünkü sistemdeki borç biterse tüketim yavaşlıyor, çarklar duruyor.

BORÇLA AYAKTA KALANLAR

Bu döngü sadece bireylerde değil. Şirketler büyümek için, ayakta kalmak için, bazen sadece nefes almak için borçlanıyor. Borçlanma artık ihtiyaç olmasa dahi finansal bir alışkanlık ve hatta dudak tiryakiliği gibi oldu. Küçük işletmeler kâr etmeyi değil, ayı kurtarmayı hedefliyor. Devlet cephesinde ise tablo daha ağır. Altyapı, sağlık, eğitim, sosyal destekler ciddi harcamalar gerektiriyor. Gelir yetmeyince borç devreye giriyor. Borç arttıkça faiz yükü büyüyor; bütçenin önemli kısmı borcun borcunun… borcunun faizinin faizinin… faizine gidiyor. Bu da yeni borcu zorunlu kılıyor. Şaka değil, gerçek bu. Ya Hu, nereye gidiyor bu düzen? Ortaya tam anlamıyla finansal bir sonsuz döngü çıkıyor. Kimin kime ne kadar borcu var, iyice görülemez ve ödenemez hâle geldi.

BORÇ SADECE EKONOMİ MESELESİ OLMAKTAN ÇIKTI

Ödenmesi imkânsız olan bu borç, rakamdan ibaret de değil; davranış biçimini belirliyor. Borçlu birey risk alamıyor, hayal kurmaktan çekiniyor. Borçlu şirket temkinli, borçlu devlet kırılgan oluyor. Aslında siyasi bağımsızlığımızı da zayıflatıyor. Eskiler “Borç alan emir de alır.” der. Küçük bir faiz artışı ya da kur dalgası, milyonları ödeme güçlüğüne sürükleyebiliyor. Kendi ülkemizde 2019’dan beri tecrübe ediyoruz bunu. Üretim zayıf, ithalat yüksek, katma değer düşükse borç erimez; artar. Bu noktada kriz kaçınılmaz hâle gelir. Tarih net: Ya gelirler borcu yakalar ya borç gelirleri boğar. Ortası yoktur. Bugün “imkânsız” denmesinin sebebi de bu krizin artık sofraya, sokağa ve umutlara kadar sızmış olmasıdır. Çözüm mümkün ama kolay değil; sabır, üretim, güven ve uzun vadeli bir vizyon gerekiyor. Kısa vadeli acılardan kaçıldıkça yük daha da ağırlaşır.

Hakikate yakın, yalana beri kalın, hoşça kalın.