Zaman aşımı: Bir savunma mı, itiraf mı?

İnanç Uysal

İnanç Uysal

Yazar
Tüm Yazıları

Türkiye siyasetinin tuhaf bir özelliği var: Birini savunmak için kurulan cümleler, bazen savunulan kişiden çok iddiayı güçlendirir. Hatta kimi zaman, savunma refleksiyle söylenen sözler, ithamın altını oyacağına, onu neredeyse makul bir zemine oturtur. Özgür Özel’in Ekrem İmamoğlu’nu savunmak adına kurduğu ve kamuoyunda geniş yankı uyandıran “zamanaşımı” benzetmesi de tam olarak böyle bir etki üretiyor.

“35 yıl önce İstanbul Üniversitesi’nde adam öldürdüm, ağacın altına gömdüm desem, kemikleri çıksa bile yargılayamıyorsun, zamanaşımı var” cümlesi, ilk bakışta hukuk sistemindeki zamanaşımı kurumunun sınırlarını anlatmayı amaçlıyor gibi görünüyor. Fakat siyaset, hukuk kitaplarının dipnotlarıyla değil, algıyla ve çağrışımlarla çalışır. Burada kurulan benzetme, savunma niyetiyle yola çıksa da, farkında olmadan başka bir kapıyı aralıyor: “Evet, ortada bir sorun var ama üzerinden zaman geçti.”

Bu da ister istemez şu algıyı doğuruyor: Demek ki diploma meselesi, hukuken tartışmalı olsa da fiilen kabul edilmiş bir durum; mesele sadece zaman aşımına takılıp takılmadığı. Oysa savunma dediğimiz şey, suçun varlığını zımnen kabullenip cezalandırılamayacağına sığınmak değil, suç isnadının kendisini tartışmalı ve geçersiz kılmaktır.

Özel’in kullandığı örnek, üstelik son derece sert ve sarsıcı. Adam öldürme, kemiklerin çıkarılması, işkence ayrımı… Bunlar hukuk fakültelerinde ceza hukuku anlatılırken bile temkinle kullanılan kavramlar. Siyasi bir savunma metninde bu kadar ağır bir metaforun tercih edilmesi, meseleyi hukuki olmaktan çıkarıp ahlaki bir alana taşıyor. Ve tam da burada savunma, kendi ayağına dolanıyor.

Çünkü kamuoyu, doğal olarak şunu soruyor: Eğer ortada hiçbir sorun yoksa, neden bu kadar uç bir örnekle “zaman aşımı” anlatılıyor? Eğer diploma hukuken tertemizse, neden “iptal edilemez” demek yerine “iptal edilse bile zaman aşımı var” deniliyor?

Bu noktada savunmanın tonu, içeriğinden daha belirleyici hale geliyor. “Diploma geçerlidir” demek başka bir şeydir; “geçersiz olsa bile artık çok geç” demek bambaşka bir şey. Birincisi iddiayı reddeder, ikincisi ise iddiayı varsayım olarak kabul eder. İşte eleştirinin düğümlendiği yer tam olarak burası.

Üstelik bu dil, bilinçli olsun ya da olmasın, iktidarın elini güçlendiren bir zemine de hizmet ediyor. İktidar uzun süredir diploma meselesini hukuki bir tartışmadan ziyade siyasi bir koz olarak kullanıyor. Amaç, “suç var mı yok mu” sorusundan çok, “şüphe var mı” sorusunu canlı tutmak. Zamanaşımı vurgusu ise bu şüpheyi besliyor.

Çünkü iktidar açısından tablo gayet elverişli: Muhalefetin lideri çıkıp, ‘Evet, böyle bir şey olmuş olsa bile artık çok eski’ minvalinde konuşuyorsa, geriye sadece şu cümleyi kurmak kalıyor: “Demek ki olmuş.” Bundan sonrası, yargı kararına bile gerek duymayan bir siyasi kampanya malzemesi.

Oysa muhalefetin en büyük gücü, ahlaki ve siyasi üstünlük iddiasıdır. Bu üstünlük, gri alanlardan değil, netlikten beslenir. Zamanaşımı gibi teknik bir hukuki kurumun arkasına saklanmak, bu netliği bulanıklaştırmakla kalmaz; muhalefeti savunma psikolojisine hapseder. Savunan değil, açıklama yapan; iddiayı boşa düşüren değil, iddiayla yaşamaya razı olan bir siyasal pozisyon ortaya çıkarır.

Bu dilin siyasi sonucu son derece nettir: Gündemi belirleyen taraf artık muhalefet değildir. Tartışma, “Bu diploma geçerli mi?” sorusundan çıkıp, “Geçersizse bile ne olur?” noktasına taşınmıştır. Bu, iktidarın tam da istediği çerçevedir. Çünkü bu çerçevede muhalefet sürekli geriye doğru yürürken, iktidar her adımda yeni bir eşik koyabilir. Bugün diploma, yarın başka bir belge, öbür gün bambaşka bir iddia.

Daha da önemlisi, bu savunma dili seçmen psikolojisinde de aşındırıcı bir etki yaratır. Seçmen, kendisini temsil eden aktörün ‘haklı olduğu için’ değil, ‘cezalandırılamadığı için’ ayakta kaldığı hissine kapılır. Bu his, siyasette güven üretmez; tam tersine, mesafeyi büyütür. Savunulan kişiyi mağdur değil, sürekli açıklama yapmak zorunda kalan biri haline getirir.

Bu nedenle ortaya çıkan tablo, Ekrem İmamoğlu’nu koruyan değil, onu sürekli tartışmanın merkezinde tutan bir tabloya dönüşür. İktidar açısından ise bu durum son derece işlevseldir. Çünkü tartışma uzadıkça, hukuki karşılığı olsun ya da olmasın, siyasi yıpranma derinleşir. Ve bu yıpranma, tek bir yargı kararıyla değil, sürekli tekrar edilen şüpheyle sağlanır.

Sonuç olarak, bu cümleler bilinçli olarak kurulmamış olsa bile, siyaseten iktidarın işini kolaylaştıran bir etki üretmektedir. Savunma refleksiyle söylenen her söz, karşı tarafın stratejik sessizliğini daha da anlamlı kılmaktadır. İktidar konuşmadan kazanırken, muhalefet konuştukça savunmaya çekilmektedir. Ve bu, siyasetin en eski derslerinden biridir: Gündemi rakibine bırakan, tartışmayı da kaybeder.

Belki de asıl soru şudur: Bir siyasetçi, kendisini ya da yol arkadaşını savunurken, neden suçun zamanaşımına uğramasını örnek verir? Neden suçun hiç var olmadığını, iddianın baştan sona sorunlu olduğunu anlatmak yerine, ‘varsayalım ki vardı’ diyerek başlar?

Cevap ne olursa olsun, bu dilin muhalefete kazandırdığı bir şey yok. Aksine, iktidarın yıllardır kurmaya çalıştığı çerçeveyi güçlendiriyor: “Bir şey var ama üstü örtülüyor.” Oysa muhalefetin görevi, bu çerçeveyi kabul etmek değil, parçalamaktır.

Sonuç olarak, zamanaşımıyla yapılan bu savunma, savunulanı korumaktan çok, iddiayı normalleştiriyor. Hicivle söylersek: Diploma meselesi, bu anlatımla bir hukuksuzluk olmaktan çıkıp, ‘eskimiş bir kabahat’ muamelesi görüyor. Ve bu, ne İmamoğlu’na ne de muhalefetin bütününe yarıyor. Savunma bazen susarak, bazen de daha az şey söyleyerek yapılır. Çünkü her söz, bazen karşı tarafın hanesine yazılır.