Yine seçim gündemi

İnanç Uysal

İnanç Uysal

Yazar
Tüm Yazıları

Ankara'nın en hareketli cümlesi bugünlerde şu: "Baskın seçim olabilir."

NATO Zirvesi'nin ardından Cumhurbaşkanı'nın uluslararası görünürlüğünün artması, Türkiye'nin savunma sanayii üzerinden elde ettiği diplomatik avantajlar ve dış politikada oluşan hareketlilik, bazı çevrelerde "iktidar bu rüzgârı seçime taşımak isteyebilir" yorumlarını güçlendirdi. Zirvenin gerçekten de Türkiye açısından önemli bir diplomatik vitrin olduğu konusunda ciddi bir görüş ayrılığı yok.

Fakat benim aylardır dile getirdiğim değerlendirme değişmedi.

Ben hâlâ baskın seçim ihtimalini güçlü görmüyorum.

Üstelik bunu sadece bugünkü tabloya bakarak söylemiyorum. Uzun zamandır yaptığım değerlendirmelerde de erken seçimin iktidarın lehine görünmediğini ifade ediyorum. Çünkü siyaset sadece gündem yönetmek değildir. Seçim kazandıran temel unsur, seçmenin cebindeki hissiyattır.

Bugün o hissiyat oluşmuş durumda mı?

Bana göre hayır.

Daha birkaç gün önce en düşük emekli maaşına yaklaşık 3.650 liralık artış yapıldı.

Ancak yapılan artışın ardından ortaya çıkan toplumsal tepkiye bakıldığında iktidarın beklediği psikolojik rahatlamanın oluştuğunu söylemek zor.

Çünkü mesele artık yalnızca maaşın kaç lira olduğu değil.

O maaşla hayatın nasıl sürdürülebildiği.

Özellikle İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyükşehirlerde kira, ulaşım ve temel yaşam maliyetleri emekliler kadar çalışan kesim için de ciddi bir sorun olmaya devam ediyor.

İnsanlar maaş artışını değil, satın alma gücünü konuşuyor.

Bir başka önemli başlık kredi kanalları.

Ekonomi yönetimi sıkı para politikasını sürdürüyor.

Faizler yüksek.

Krediye erişim hâlâ oldukça sınırlı.

Konut piyasası durgun.

Esnaf finansmana ulaşmakta zorlanıyor.

İş dünyası yeni yatırımlar konusunda temkinli davranıyor.

Ekonomide teknik göstergelerde iyileşme anlatılabilir.

Ancak seçmen teknik göstergelere değil, kendi hayatına bakıyor.

İktidarın da bunu en az muhalefet kadar bildiğini düşünüyorum

Peki siyasi tablo buna rağmen neden baskın seçim ihtimalini sürekli gündemde tutuyor?

İşte burada muhalefete de bakmak gerekiyor.

Ana muhalefet uzun süredir kendi iç tartışmalarıyla meşgul.

Parti içi güç mücadeleleri, liderlik tartışmaları ve örgüt içindeki farklılaşmalar doğal olarak kamuoyuna da yansıyor.

Fakat burada dikkat çekici bir psikolojik durum var.

İlk günlerde seçmende büyük yankı oluşturan bu tartışmaların etkisi zaman geçtikçe azalıyor.

Toplum sürekli kriz atmosferinde yaşamaya alışıyor.

Siyasette buna "normalleşme etkisi" denilebilir.

İlk gün büyük görünen çatlaklar zaman içinde sıradanlaşıyor.

Dolayısıyla iktidarın, muhalefetin bugünkü dağınıklığından maksimum fayda sağlayabileceği zaman penceresi belki de geride kalmaya başladı.

Bir diğer önemli başlık ise DEM Parti.

Çözüm süreci tartışmaları, yeni anayasa beklentileri ve çeşitli siyasi temaslar üzerinden DEM seçmenine verilen mesajların henüz tam anlamıyla somut sonuç üretmediği görülüyor.

Bu süreç devam ederken seçim kararı almak da ayrı bir risk taşıyor.

Çünkü verilen vaatlerin önemli bir kısmı henüz gerçekleşmiş değil.

Beklentiler tamamlanmadan sandığa gitmek, bu seçmen grubunda yeni soru işaretleri oluşturabilir.



NATO Zirvesi elbette önemliydi.

Uluslararası kamuoyunda Türkiye'nin görünürlüğünü artırdı.

Savunma sanayii konusunda önemli mesajlar verildi.

Dünya liderlerinin Ankara'da buluşması da iktidarın iç kamuoyunda kullanabileceği güçlü görseller oluşturdu.

Ama dış politika başarılarının seçim kazandırması için iç ekonominin de bunu desteklemesi gerekir.

Türkiye seçmeni geçmişte defalarca gösterdi ki;

Dış politika önemlidir.

Ama marketteki fiyat kadar değil.

Peki o zaman neden kulisler bu kadar emin konuşuyor?

Bence burada biraz Ankara'nın klasik refleksi devreye giriyor.

Ankara'da kulis bazen bilgiden çok beklentiyi anlatır.

Bir iddia birkaç gazeteci tarafından dile getirilir.

Sonra başka yorumcular aynı ihtimali konuşmaya başlar.

Bir süre sonra herkes birbirini kaynak göstererek aynı senaryoyu anlatır.

Böylece ihtimal, gerçeklik algısı üretmeye başlar.

Özellikle muhalefetin son dönemde "her an seçime hazır olmalıyız" söylemini sıklaştırması da bu atmosferi besliyor. Siyasi aktörlerin seçim hazırlığı vurguları ve Ankara kulisleri, bu tartışmaları canlı tutuyor.

Bu söylemin muhalefet açısından anlaşılır bir yönü de var.

Dağınık görüntü veren bir tabanı ortak hedef etrafında toplamak.

"Her an seçim olabilir." duygusu, teşkilatları diri tutmanın en kolay yollarından biridir.

Fakat bunun iktidarın gerçekten seçim kararı alacağı anlamına geldiğini söylemek için henüz yeterli veri bulunduğunu düşünmüyorum.

Siyasette en doğru soru bazen "Neden seçim olur?" değildir.

"Asıl neden şimdi seçim olsun?" sorusudur.

Bugünkü tabloda iktidarın önünde hâlâ ekonomik toparlanmanın seçmen tarafından hissedildiği bir hikâye oluşturma ihtiyacı bulunuyor.

Enflasyonun düşmesi kadar bunun mutfakta hissedilmesi...

Ücretlerin rahatlama sağlaması...

Kredi kanallarının yeniden açılması...

Tüketici güveninin yükselmesi...

Bunlar gerçekleşmeden sadece dış politikadaki diplomatik başarılarla sandığa gitmenin önemli riskler taşıdığı açıktır.

Bu nedenle ben değerlendirmemi değiştirmiş değilim.

Ankara'da kulisler konuşabilir.

Siyasetçiler ihtimalleri tartışabilir.

Gazeteciler senaryolar yazabilir.

Ancak seçim takvimini belirleyecek olan, büyük ölçüde uluslararası fotoğraflar değil; seçmenin cebindeki tablo olacaktır.

Ve o tablo henüz iktidarın rahatlıkla "Şimdi sandığa gidelim." diyebileceği kadar güçlü görünmüyor.