Yeni Nesil ‘Gastecilik’

İnanç Uysal

İnanç Uysal

Yazar
Tüm Yazıları

Türkiye’de son yıllarda öyle bir gazetecilik türü gelişti ki, insan hayran kalmadan edemiyor. Gerçekten. Eskiden “haber atlatmak” diye bir kavram vardı; bir gazeteci bir bilgiyi diğerlerinden önce yayımladığında meslek içinde saygı görürdü. Şimdi ise bu kavram adeta çağ atladı. Artık mesele sadece haberi önce vermek değil; henüz ortada haber yokken, hatta olayın kendisi bile tam gerçekleşmemişken bütün detaylarıyla birlikte kamuoyuna sunabilmek.

Bu yeni tarzın temsilcileri, klasik gazetecilik formasyonlarının çok ötesinde bir noktada duruyorlar. Kaynak mı? Zahmet etmeyin. Doğrulama mı? O da ne? Zaten öyle bir hız ve özgüvenle konuşuyorlar ki, insan ister istemez “ben mi geri kaldım?” diye düşünüyor. Çünkü bu arkadaşlar, bir olayın perde arkasını, tarafların niyetlerini, hatta gelecekte atılacak adımları bile sanki oradaymış gibi anlatabiliyorlar.

Ben kendi adıma itiraf edeyim: Bazen bir yazıyı toparlamak için saatlerce uğraşıyorum. Cümleyi tartıyorum, bilgiyi kontrol ediyorum, bir yerden yanlış anlaşılma çıkar mı diye düşünüyorum. Ama bakıyorum, bu yeni nesil gazeteciler çoktan üç ayrı “özel haber” patlatmış bile. Üstelik her biri, bir öncekinden daha kesin, daha iddialı ve daha “içeriden bilgi” kokuyor.

İşin en etkileyici tarafı ise detay seviyesi. Normal bir gazeteci bir olayı aktarır: kim, ne yaptı, ne zaman oldu. Bunlar ise olayın sadece kendisini değil; o sırada odada kimlerin bulunduğunu, kimlerin hangi cümleyi hangi tonla kurduğunu, hatta bazen kimin ne düşündüğünü bile anlatabiliyorlar. Üstelik şüpheyi ortadan kaldıracak! belgelendirmeler de sorunsuz biçimde ve aynı hızla ediniliyor. İnsanın aklına ister istemez şu soru geliyor: Bu kadar bilgiye ulaşmak için nasıl bir ağ kurmuş olabilirler?

Ama sonra bu soruyu sormaktan vazgeçiyorsunuz. Çünkü o özgüven… O üst perdeden anlatım… Öyle bir kesinlik var ki, şüphe etmek neredeyse ayıp gibi hissettiriyor. Sanki “Acaba bu bilgi doğru mu?” diye düşünmek bile küçük bir kıskançlık emaresiymiş gibi geliyor insana.

Zaten bu işin inceliği de burada galiba. Sadece haber vermek değil, aynı zamanda o haberin tartışılmaz olduğunu hissettirmek. Bir nevi psikolojik üstünlük kurmak. Öyle bir tonla konuşuluyor ki, dinleyen kişi “ya bu doğru değilse?” diye değil, “ben bunu neden daha önce bilmiyordum?” diye düşünüyor.

Tabii bu büyük gazetecilik atılımının sadece muhabirlerle sınırlı olduğunu sanmayın. Bir de yorumcular var. Ah o yorumcular… Onlar adeta başka bir seviyede. Çünkü onların işi sadece olanı anlatmak değil; olacak olanı da şimdiden bilmek.

Henüz ortada netleşmiş bir durum yokken, onlar çoktan sonucu ilan etmiş oluyor. Üstelik öyle yuvarlak ifadelerle değil; son derece net, keskin ve iddialı cümlelerle. “Şöyle olacak”, “bu iş buraya gidecek”, “arkasında şu var”… Ve ilginç olan şu ki, bu öngörülerin tutup tutmaması da pek önemli değil. Çünkü mesele isabet oranı değil; o anki kesinlik duygusu.

Bir olayın üç farklı ihtimali olabilir mesela. Klasik gazeteci bunu böyle anlatır: “Şu da olabilir, bu da olabilir.” Ama yeni tarz yorumcu öyle yapmaz. O, bu üç ihtimalden birini seçer ve sanki diğerleri hiç yokmuş gibi anlatır. Bu da izleyiciye, okuyucuya büyük bir rahatlık sağlar. Çünkü belirsizlik yorucudur; kesinlik ise cazip.

Bazen içimden “Acaba ben de mi böyle yazsam?” diye geçmiyor değil. Daha keskin, daha iddialı, daha az şüphe barındıran cümleler kursam… Ama sonra duruyorum. Çünkü bu iş sadece cümle kurmakla olmuyor. O ayrı bir yetenek. O özgüven, o hız, o “her şeyi biliyor olma hali” kolay kazanılmıyor.

Kaldı ki, bu yeni gazetecilik anlayışında hız o kadar belirleyici ki, doğruluk meselesi neredeyse ikinci plana düşmüş durumda. Ama bu bir sorun olarak görülmüyor. Çünkü zaten yanlış olsa bu kadar emin konuşulmaz, değil mi? En azından bize hissettirilen bu.

İnsan bazen şüphelenmiyor değil. “Acaba bu bilgiler gerçekten bu kadar sağlam mı, yoksa birileri tarafından servis mi ediliyor?” diye düşünüyorsunuz. Ama o noktada yine o üslup devreye giriyor. Öyle bir tonla anlatılıyor ki, sizin şüpheniz bir anda kendi içinizde küçülüyor. “Herhalde ben fazla kurcalıyorum” diyorsunuz.

Belki de bu işin en büyük başarısı burada yatıyor: Soru sordurmamak. Okuyucuyu, izleyiciyi sürekli bir akış içinde tutmak. Düşünmeye fırsat vermeden yeni bir “özel bilgi” ile karşı karşıya bırakmak. Böylece bir öncekinin doğruluğunu sorgulayamadan bir sonrakine geçiyorsunuz.

Bu tabloya bakınca, eski usul gazetecilik biraz ağır, biraz hantalmış gibi görünüyor. Kaynak kontrol etmek, ikinci bir doğrulama aramak, “emin miyiz?” diye sormak… Bunlar artık neredeyse lüks gibi. Oysa yeni düzende önemli olan şey çok daha basit: İlk olmak ve emin görünmek.

Elbette bu durumun bir bedeli olup olmadığını zaman gösterecek. Ama şimdilik görünen o ki, bu yeni tarz oldukça revaçta. Hızlı, iddialı ve bol “özel haberli” bir gazetecilik… Okuyucunun da bundan şikayetçi olduğu pek söylenemez.

Ben mi? Açık konuşayım, biraz kıskanıyorum. Çünkü insan ister istemez kendi yaptığı işi sorguluyor. “Ben neden bu kadar yavaşım?” diye düşünüyor. “Neden bu kadar emin konuşamıyorum?” diye soruyor.

Ama sonra şunu fark ediyorum: Belki de mesele hız ya da özgüven değil. Belki de mesele, neyi nasıl yaptığımızla ilgili. Ve belki de herkesin aynı şekilde yapmasına gerek yok.

Yine de kabul etmek lazım: Bu yeni gazetecilik tarzı gerçekten etkileyici. En azından izlerken, okurken insana “bir şey kaçırıyorum” hissi veriyor. Ve galiba günümüz dünyasında bundan daha güçlü bir etki yaratmak da pek kolay değil.