Yeni Medya’nın kahramanları
Afetler yalnızca şehirleri değil, kelimeleri de sınar. Büyük yıkımların ardından kurulan her cümle, yalnızca bir fikir beyanı değil; aynı zamanda bir vicdan testidir. Nagehan Alçı’nındepremzedelere ilişkin “çalışmamaya alışma” minvalindeki sözleri bu nedenle tartışma yarattı. Ancak meseleyi yalnızca tek bir isim üzerinden yürütmek eksik olur. Alçı’nın ifadeleri bir semptomdur; asıl sorun, medyada “kanaat önderi” kimliğiyle dolaşan ve toplumsal gerçeklikten giderek kopan bir yorumcu tipolojisinin yaygınlaşmasıdır. Üstelik bu tablo sadece iktidar çevresiyle sınırlı değildir; muhalefet mahallesinde de benzer örneklere rastlamak mümkündür.
Deprem gibi kitlesel travmalar sonrasında barınma, güvenlik ve temel ihtiyaçlar birincil mesele haline gelir. Evini kaybetmiş, işyeri yıkılmış, sosyal ağı dağılmış insanlar için “çalışma alışkanlığı” üzerine ahlaki bir tartışma yürütmek, yapısal çöküşü bireysel zaafa indirgemek anlamına gelir. Oysa afet sosyolojisi, kriz anlarında bireysel performanstan önce kurumsal kapasiteye bakar. Ekonomi çökmüş, üretim zincirleri kopmuş, bölgesel istihdam alanları daralmışsa; burada konuşulması gereken şey “alışkanlık” değil, yeniden inşa stratejisidir.
Tam da bu noktada Avrupa’da uygulanan “Housing First” yaklaşımı hatırlatıcıdır. Bu model, evsiz ya da ağır barınma krizi yaşayan bireylere önce kalıcı konut sağlar; ardından istihdam, sağlık ve psikososyal destek programlarını devreye sokar. Temel varsayım nettir: İnsan güvenli bir eve sahip olmadan hayatını düzene koyamaz. Konut, bir ödül değil; başlangıçtır. Depremzedelere yönelik politikaları bu çerçevede tartışmak yerine, meseleyi “alışma” gibi psikolojik bir eşiğe indirgemek, hem bilimsel hem etik açıdan sorunludur.
Ancak daha geniş çerçevede bakıldığında, sorun yalnızca bir cümle değildir. Türkiye’de son yıllarda gazetecilik ile “star kültürü” arasındaki sınır belirgin biçimde aşındı. Ekran yüzleri, sahadan beslenen muhabirler olmaktan ziyade, kendi kişisel markasını inşa eden figürlere dönüştü. Lüks yaşam tarzları, sosyal medya görünürlüğü, magazinle iç içe geçmiş özel hayatlar ve zaman zaman patlayan skandallar, bu figürlerin toplumsal algısını şekillendiriyor. Böyle bir konumlanma, ister istemez geniş halk kesimlerinin gündelik deneyiminden uzak bir dil üretme riskini barındırıyor.
Nagehan Alçı bu tartışmanın görünen yüzü olabilir; fakat kendisinden çok daha absürt fikirler dillendiren, toplumsal travmaları yüzeysel analizlere indirgeyen ya da hayat tarzı ile savunduğu tezler arasında derin çelişkiler barındıran başka medya figürleri de mevcut. Kimi zaman iktidara yakın pozisyonlarda, kimi zaman muhalif blokta konumlanan bu isimler, ekranlarda keskin hükümler verirken sahici toplumsal temasın gerektirdiği mesafeyi kaybedebiliyor. Sorun, hangi siyasi mahallede durduklarından ziyade; kamusal sorumlulukla kurdukları ilişkinin zayıflığında yatıyor.
İktidarla kurulan ilişki elbette ayrı bir başlık. Türkiye’de medyanın önemli bir kısmı uzun süredir siyasal güçle organik ya da dolaylı bağlar içinde. Bu bağ, bazı yorumculara sembolik sermaye ve görünürlük sağlarken; eleştirel mesafeyi de törpülüyor. Ancak muhalefet cephesinde de durum bütünüyle farklı değil. Orada da belirli çevrelerle kurulan yakınlık, eleştirel refleksi sınırlayabiliyor. Bir tarafın söylemini meşrulaştırırken diğer tarafın hatalarını büyüten, fakat kendi mahallesinin kör noktalarına sessiz kalan bir medya dili ortaya çıkıyor. Böylece gazetecilik, hakikatin değil; kampın hizmetine giriyor.
Pierre Bourdieu’nün “sembolik sermaye” kavramı burada açıklayıcıdır. Sürekli ekranlarda görünmek, sosyal medyada yüksek etkileşim almak ve politik elitlerle temas halinde olmak, kişiye bir tür otorite kazandırır. Ancak bu otorite, sahici bilgi ve toplumsal temasla beslenmediğinde içi boşalır. Deprem bölgesinde aylarca konteynerde yaşamış bir aileyle temas etmeden, onların ekonomik ve psikolojik yükünü anlamadan yapılan yorumlar, bu boşluğun en görünür halidir.
Toplumsal öfkenin kaynağı da burada yatar. İnsanlar yalnızca yanlış bir analiz duydukları için değil; kendilerini yukarıdan yargılayan bir tonla karşılaştıkları için tepki gösterirler. Depremzede için mesele “alışmak” değil; barınma güvencesi, çocuklarının eğitimi ve geçim kaygısıdır. Bu noktada entelektüel sorumluluk, kelimeleri dikkatle seçmeyi ve yapısal bağlamı gözden kaçırmamayı gerektirir.
“Housing First” yaklaşımı, insan onurunu merkeze alır. Konut sağlandığında bireyin istihdama katılımı ve sosyal uyumu artar. Bu, yardımın insanı tembelleştirdiği yönündeki popüler ama bilimsel temeli zayıf argümanları da boşa düşürür. Türkiye’de afet sonrası yeniden inşa süreci tartışılırken, benzer bir perspektifin benimsenmesi, ahlaki yargılardan daha işlevsel olacaktır.
Sonuçta mesele, tek tek isimleri hedef almak değil; medya kültürünü sorgulamaktır. Kanaat önderliği, yalnızca görünürlükle değil; sorumlulukla anlam kazanır. İster iktidar ister muhalefet çevresinde olsun, starlaşmış yorumcu figürü ile sahici gazetecilik arasındaki farkı yeniden düşünmek gerekiyor. Aksi halde afetler geçer, şehirler yeniden kurulur; fakat kelimelerin açtığı mesafe kalıcı olur. Toplumun ihtiyacı olan şey, yukarıdan bakan hüküm cümleleri değil; hakikate temas eden, empatiyi ve yapısal analizi birlikte taşıyan bir kamusal dildir.