Yalova’dan Ortadoğu’ya

İnanç Uysal

İnanç Uysal

Yazar
Tüm Yazıları

Her şeyden önce Allah çocuklarımızın Şehadetini kabul etsin. Yaralılarımıza da acil şifalar ihsan etsin.

Yalova’da yaşanan IŞİD hadisesi, münferit bir güvenlik olayı olarak mı ele alınmalıdır, yoksa Ortadoğu’da uzun süredir devam eden yapısal bir radikalleşme sürecinin Türkiye’ye yansıyan bir tezahürü olarak mı? Bu soruya verilecek yanıt, meselenin yalnızca emniyet ve istihbarat boyutuyla mı, yoksa daha geniş bir sosyo-politik bağlam içinde mi okunacağını belirleyecektir.

Ortadoğu’da radikal örgütlerin ortaya çıkışı gerçekten ideolojik bir “sapma” mıdır, yoksa devlet kapasitesinin aşınması, toplumsal sözleşmelerin çökmesi ve dış müdahalelerle derinleşen krizlerin doğal bir sonucu mudur? Irak ve Suriye örnekleri bize ne söylüyor? Merkezi otoritenin zayıfladığı, hukukun askıya alındığı ve kimliklerin güvenlik meselesi hâline geldiği alanlarda radikal yapıların bir “alternatif düzen” iddiasıyla sahneye çıkması tesadüf mü?

Lazkiye başta olmak üzere Suriye’nin sahil kuşağında dönem dönem yükselen mezhepsel gerilimler, yalnızca iç savaşın artçı sarsıntıları olarak mı değerlendirilmelidir? Yoksa bu gerilimler, mezhebin siyasal ve askerî bir araç hâline getirildiği daha geniş bir bölgesel mühendisliğin parçası mıdır? Mezhep kimliği neden tam da kriz anlarında bu kadar kolay mobilize edilebilmektedir?

Bu noktada kaçınılmaz olarak büyük güçler meselesi gündeme gelmektedir. ABD, Rusya ve İsrail’in Ortadoğu’daki pozisyonları gerçekten radikal örgütlerle mücadeleye mi odaklıdır, yoksa bu yapılar zaman zaman kontrol edilebilir bir kaosun unsurları olarak mı görülmektedir? Parçalanmış toplumlar ve süreğen istikrarsızlık, küresel ve bölgesel güçler açısından daha “yönetilebilir” değil midir?

Bu genel çerçeve içinde Türkiye’yi nasıl konumlandırmalıyız? Türkiye, Ortadoğu’daki bu yapısal krizin dışında, yalnızca “etkilenen” bir ülke midir, yoksa kriz dinamiklerinin doğrudan içinde midir? Yalova’daki hadise bize, Türkiye’nin artık sadece sınır güvenliği üzerinden değil, iç toplumsal dokusu üzerinden de risk analizleri yapmak zorunda olduğunu mu göstermektedir?

Özellikle göç meselesi bu noktada kritik bir değişken olarak karşımıza çıkmaktadır. Türkiye, modern tarihinde benzeri az görülür ölçekte bir zorunlu göç dalgasını yönetmektedir. Milyonlarca insanın kısa sürede ülkeye girişi, yalnızca insani bir mesele değil; aynı zamanda ekonomik, sosyolojik ve güvenlik boyutları olan çok katmanlı bir süreçtir. Peki bu göç, yeterince bütüncül politikalarla ele alınabilmiş midir?

Göçmen nüfusun yoğunlaştığı bölgelerde ortaya çıkan kayıt dışılık, yoksulluk ve toplumsal dışlanma, radikal örgütler için potansiyel bir zemin oluşturur mu? Literatür bize ne söylüyor? Radikalleşmenin doğrudan göçle özdeşleştirilmesi ne kadar sorunluysa, göçün yarattığı yapısal kırılganlıkların tamamen göz ardı edilmesi de o kadar problemli değil midir?

Aidiyet duygusu zayıflamış, hukuki statüsü belirsiz, ekonomik olarak güvencesiz kitleler, kendilerini güçlü bir kimlik ve anlam çerçevesi sunan radikal söylemlere daha açık hâle gelir mi? Bu soru, güvenlikçi reflekslerle geçiştirilebilir mi, yoksa uzun vadeli entegrasyon ve sosyal uyum politikaları olmadan yanıtsız mı kalır?

Burada kritik bir ayrım yapmak gerekir: Sorun göçmenlerin varlığı mı, yoksa göçün yönetilememesi midir? Devlet kapasitesinin zorlandığı, yerel halk ile göçmenler arasında rekabet algısının derinleştiği alanlarda, toplumsal gerilimlerin güvenlik risklerine dönüşmesi kaçınılmaz değil midir?

Tam da bu noktada “barış ve kardeşlik” söylemi yeniden düşünülmelidir. Bu söylem, yalnızca normatif ve ahlaki bir çağrı mıdır, yoksa radikalleşmeye karşı rasyonel bir toplumsal dayanıklılık stratejisi midir? Toplumsal barışın güçlü olduğu, farklı kimliklerin siyasal ve hukuki olarak tanındığı toplumlar, radikal örgütlere karşı daha dirençli değil midir?

Türkiye, Ortadoğu’da defalarca başarısız olmuş baskı, dışlama ve sert güvenlik politikalarını mı örnek alacaktır, yoksa kendi tarihsel ve toplumsal deneyiminden farklı bir yol mu üretecektir? Güvenlik ile özgürlük, kamu düzeni ile toplumsal adalet arasında kurulan denge, radikalleşmenin seyrini belirleyen temel faktörlerden biri değil midir?

Son kertede şu soru kaçınılmazdır: Yalova’da yaşanan hadise bir “sonuç” mu, yoksa henüz yeterince tartışılmamış daha büyük bir sürecin “işareti” mi? Türkiye, Ortadoğu’daki kargaşanın edilgen bir uzantısı mı olacak, yoksa göçü, toplumsal barışı ve güvenliği birlikte düşünen yeni bir paradigma mı geliştirecek?

Bu soruların yanıtı, yalnızca bugünün güvenliğini değil, Türkiye’nin gelecekte nasıl bir toplum olacağını da belirleyecektir.