Ya muhalif olsaydı
Türk siyaseti, uzun yıllardır devam eden iktidar pratiğinde en çok "yerli ve milli" kavramını kullandı. Ekranlarda, miting meydanlarında ve sosyal medya mecralarında Batı dünyası; Türkiye’nin kuyusunu kazan, ekonomik büyümesini kıskanan ve milli birliğine kasteden bir şer odağı olarak tasvir edildi. Bu retoriğin en agresif, en tavizsiz ve en yüksek sesli temsilcilerinden biri hiç şüphesiz eski Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’ti. Ancak Gökçek’in gazeteci Sinan Burhan’a yaptığı açıklamalar ve buradaki itiraflar, bu görkemli siyasi söyleminin arkasında saklanan derin çelişkiyi ve samimiyet krizini tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdi. Meseleyi tamamen uzmanların ve yargının alanına giren hukuki boyutundan, yani paranın kaynağı veya transfer şekillerinden ayırarak, saf bir siyasi etik ve toplumsal algı süzgecinden geçirmek gerekiyor. Karşımıza çıkan tablo, Türk sağ siyasetinin elitizmini ve halka reva gördüğü dünya ile kendi ailesine inşa ettiği gelecek arasındaki derin uçurumu simgeliyor.
Gökçek, kamuoyuna yansıyan iddialar karşısında kendisini savunurken; oğlu Ahmet Gökçek ve torunlarının Almanya’da şirket kurduğunu, gayrimenkul edinerek Alman vatandaşlığı alma sürecine girdiklerini açıkça kabul etti. Yıllarca televizyon ekranlarında "Almanya bizi kıskanıyor", "Batı çöküyor", "Avrupa bitti" algısını canlı tutmaya çalışan bir siyasi aktörün, kendi soyunu ve geleceğini yine o "çöken" Batı’nın hukuki ve ekonomik güvencesine teslim etmek istemesi mantıksal bir intihardır. Sıradan vatandaşa her fırsatta "vatan, bayrak, beka" edebiyatı üzerinden sabır, kanaat ve Batı karşıtlığı aşılanırken; gücü, serveti ve ayrıcalığı elinde bulunduranların çocukları için ilk fırsatta bir Avrupa pasaportu peşine düşmesi, toplumsal adalet duygusuna indirilen en ağır darbelerden biridir. Bu durum, siyasi elitlerin ürettiği ideolojinin sadece halkı konsolide etmek için kullanılan bir enstrüman olduğunu, kendilerinin ise modern, seküler ve hukukun üstünlüğünün cari olduğu Batı standartlarında konforlu bir yaşamı arzuladıklarını açıkça kanıtlamaktadır.
Bu açıklamaların en düşündürücü taraflarından biri de Melih Gökçek’in bu durumu son derece normal, sıradan bir ticari hamle gibi sunma gayretidir. Gökçek, yapılan yatırımları ve kurulan ortaklıkları meşrulaştırmak için mevcut Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’ın kızının İngiltere’deki ev alımını örnek göstererek bir "sen de yaptın" savunmasına sığınıyor. Siyasetin bu denli kişiselleşmesi ve sığ bir kıyaslama zeminine çekilmesi, toplumsal ahlak normlarının da nasıl aşağı çekildiğinin açık bir kanıtıdır. Mesele, X veya Y kişisinin ne yaptığı değil; ömrünü başkent Ankara’nın kaynaklarını yöneterek geçirmiş, iktidar partisinin en sembolik isimlerinden biri olmuş bir figürün, Türkiye’nin geleceğine duyduğu saklanamaz "güvensizliğin" itiraf edilmesidir. Eğer bu ülkenin yönetiminde en üst düzeyde rol oynamış, politika üretmiş kişilerin aileleri bile kendi geleceklerini, çocuklarının eğitimini ve varlıklarının güvenliğini Türkiye sınırları içinde teminat altında göremiyor ve çareyi Alman vatandaşlığında arıyorsa, sıradan vatandaşın adalet sistemine, ekonomiye ve ülkenin yarınlarına inanmasını beklemek büyük bir haksızlıktır.
Tam da bu noktada, Türk siyasetindeki o muazzam çifte standardı ve asimetrik ahlak anlayışını masaya yatırmak gerekiyor. Küçük bir zihin egzersizi yapalım: Melih Gökçek’in bu itiraflarını iktidar bloğundan bir isim değil de, muhalif bir siyasetçi, bir muhalefet belediye başkanı ya da onların çocukları yapmış olsaydı bugün Türkiye’de nasıl bir atmosfer yaşanırdı? Hiç şüphesiz, iktidar medyası ve trolleri tarafından sabah akşam "yerli ve milli olmamakla", "Batı’nın ajanı olmakla" ve "ülkeye ihanet etmekle" suçlayan manşetler atılırdı. Muhalif bir ismin torunlarının Alman vatandaşlığı peşinde koşması, ekranlarda günlerce "fonlanma", "milli beka sorunu" ve "arkasındaki dış güçler" parantezinde tartıştırılır, muhtemelen o siyasetçinin vatanseverliği doğrudan sorgulanarak siyaset sahnesinden silinmesi için linç kampanyaları düzenlenirdi. Hatta mesele alelacele bir güvenlik soruşturmasına dönüştürülür, "yabancı bir devletle kurulan organik bağlar" gerekçe gösterilerek hukuki bir kıskaç yaratılırdı. Ancak söz konusu kişi yıllarca iktidar gücünü arkasına almış, sistemin nimetlerinden faydalanmış sembol bir sağ figür olunca, bu durum birdenbire "ticari bir hamle", "çocukların doğal hakkı" ya da "sıradan bir gelecek planı" olarak normalleştirilmeye çalışılıyor. İşte bu asimetri, ülkedeki ahlaki çürümenin ve hegemonik dilin en net aynasıdır. Kendi taraftarlarına her türlü lüksü, küresel entegrasyonu ve Batı pasaportunu helal gören bu zihniyet; muhalif dünyaya ve sıradan halka ise sadece hamaset, yerellik ve içe kapanma dayatmaktadır.
Buradaki asıl trajedi, sarsıcı bir "güven arayışı" sosyolojisidir. Türkiye’de son yıllarda gençlerin, doktorların, akademisyenlerin ve nitelikli iş gücünün daha iyi bir yaşam umuduyla yurt dışına gitme arzusu iktidar blokunca sıklıkla eleştirilir, hatta bazen "sadakatsizlik" veya "giderlerse gitsinler" çıkışlarıyla marjinalleştirilir. Ancak ülkenin kaymağını yiyen, siyasi gücün ve imtiyazların zirvesinde yer alan bir ailenin torunlarına kadar uzanan bir projeksiyonla Alman vatandaşı olmaya çalışması, Türkiye’deki sosyo-ekonomik ve hukuki sistemin bizzat o sistemin mimarları tarafından ne kadar güvensiz ve kırılgan bulunduğunun açık bir kanıtıdır. Demek ki ekranlardaki o "dünya lideri, parlayan yıldız Türkiye" masallarına, muktedirlerin kendileri bile inanmamaktadır. Kendileri için hukukun, mülkiyet hakkının, bireysel özgürlüklerin ve ekonomik istikrarın en üst düzeyde korunduğu Almanya’yı güvenli liman olarak seçerken, arkalarında bıraktıkları milyonlara ise sadece hamaset dolu bir yerellik ve fedakarlık dayatmaktadırlar. Bu, kitlelerin milliyetçi duygularını sömürürken kendi soyunu küresel elitlerin dünyasına entegre etme kurnazlığıdır.
Sonuç olarak, Melih Gökçek’in kamuoyuna yansıyan bu açıklamaları, Türk siyasi tarihindeki popülist söylem ile elitist eylem arasındaki makasın ne kadar açıldığını gösteren tarihi ve ibretlik bir vesikadır. Hukuk bu işin mali boyutunu, usulsüzlük olup olmadığını, para transferlerinin niteliğini elbette kendi mekanizmaları içinde inceleyecektir; ancak toplumsal vicdandaki mahkûmiyet çoktan kesinleşmiştir. Bu mesele, halkın kutsal duygularını siyasi sermaye yapanların, kendi ailelerinin geleceğini Batı dünyasının pasaportlarında aradığı bir riyakârlık düzeninin somut bir ifşasıdır. Siyaset, topluma sunduğu reçeteyi önce kendi yaşantısında uygulamakla mükelleftir. Topluma "yerli ve milli" acı ilaç içirilirken, iktidar elitlerinin çocuklarına Avrupa’da sunulan bu konforlu hayat reçetesi, siyasi etiğin tamamen iflas ettiğini tescillemektedir. Vicdan sahibi her vatandaş, meydanlarda satılan anti-Batıcı yalanlar ile kapalı kapılar ardında heyecanla kovalanan Alman pasaportları arasındaki bu devasa uçurumu görmek, idrak etmek ve yüksek sesle sorgulamak zorundadır. Siyasetin ahlakı, ürettiği retoriğin arkasında durabilme cesaretiyle ölçülür; çocuklarına yabancı vatandaşlık kovalayanların bu ülkeye vatanseverlik dersi vermeye hakkı yoktur.