Trump, Palantir ve Türkiye: Verilerimizin anahtarı kimde?

İnanç Uysal

İnanç Uysal

Yazar
Tüm Yazıları

Eski milletvekili Emin Şirin'in son günlerde dile getirdiği bir kulis bilgisi dikkat çekiciydi. Şirin, Can Ataklı'nın YouTube kanalında yaptığı açıklamada ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin Türkiye'nin, Pentagon ve CIA ile uzun yıllardır çalışan yapay zekâ ve veri analitiği şirketi Palantir ile çalışması yönünde baskı yaptığını öne sürdü. Bu iddia şu ana kadar resmi makamlar tarafından doğrulanmış değil. Ancak bazen doğrulanmamış bir iddia bile, geçmişte yaşananları hatırlatması bakımından önem taşır.

Şirin'in sözlerini okuyunca aklıma yıllar önce okuduğum "Bilgi casusluğu" adlı kitap geldi. Kitapta anlatılan PROMIS yazılımı ve etrafında şekillenen tartışmalar, bugün yapay zekâ çağında yeniden karşımıza çıkan "veri egemenliği" meselesini anlamak açısından oldukça öğreticiydi.

1980'li yılların başında ABD'de INSLAW şirketi tarafından geliştirilen PROMIS (Prosecutor's Management Information System), aslında savcılıkların dava dosyalarını takip etmesini sağlayan bir yazılımdı. Fakat kısa süre içinde yazılımın etrafında çok daha büyük iddialar ortaya çıktı. INSLAW, ABD Adalet Bakanlığı'nın yazılımı hukuksuz biçimde kullandığını ileri sürdü. Daha sonra gazeteciler ve araştırmacılar, PROMIS'in istihbarat servislerinin kullanımına uygun şekilde değiştirildiğini, bazı ülkelere satılan sürümlerine gizli erişim sağlayabilecek mekanizmalar eklendiğini iddia ettiler.

Bu iddiaların önemli bir bölümü hiçbir zaman kesin biçimde kanıtlanmadı. ABD'de yürütülen resmi soruşturmalar, dünya çapında bir casusluk ağı kurulduğunu doğrulayacak yeterli delile ulaşamadı. Ancak teknoloji tarihinin en tartışmalı dosyalarından biri olarak PROMIS hâlâ konuşulmaya devam ediyor.

Bu hikâyenin ilginç tarafı ise yalnızca yazılım değil.

Araştırmacıların aktardığı anlatımlarda, PROMIS'in adeta bir "ilk deneme" olduğu düşüncesi öne çıkar. İddiaya göre amaç, yabancı ülkelerin kritik veri tabanlarına yazılım üzerinden erişebilmenin mümkün olup olmadığını test etmekti. Aynı anlatılarda Kanada Kraliyet Atlı Polisi'nin (RCMP) sistemi inceleyerek bazı şüpheleri gündeme getirmesinin bu yöntemin yaygınlaşmasını sınırladığı da ileri sürülür. Bunların hiçbiri kesinleşmiş tarihsel gerçekler değildir; ancak Soğuk Savaş'ın son döneminde yazılımların yalnızca iş yapan araçlar değil, aynı zamanda stratejik güç unsurları olabileceği fikrini dünyaya göstermesi bakımından önemlidir.

Aradan kırk yıl geçti.

Bugün artık konuştuğumuz şirketin adı PROMIS değil, Palantir.

Palantir klasik anlamda bir yazılım şirketi değil. Büyük veri analitiği, yapay zekâ, güvenlik analizi ve askeri karar destek sistemleri geliştiriyor. ABD Savunma Bakanlığı başta olmak üzere birçok güvenlik kurumu tarafından kullanılan platformları nedeniyle dünyanın en stratejik teknoloji şirketlerinden biri olarak kabul ediliyor.

İşte bu nedenle Emin Şirin'in dile getirdiği iddia, doğrulanmış olsun ya da olmasın, üzerinde düşünülmesi gereken bir soruyu yeniden gündeme getiriyor.

Çünkü bugün tartışma artık bir yazılım satın almak meselesi değildir.

Bir ülkenin sağlık sistemi...

Nüfus kayıtları...

Vergi bilgileri...

Enerji altyapısı...

Gümrük hareketleri...

Lojistik ağları...

Adli verileri...

Bütün bunların işlendiği platformlar aynı zamanda o ülkenin dijital sinir sistemi hâline geliyor.

İşte burada PROMIS ile Palantir arasındaki benzerlik başlıyor.

Belki teknoloji tamamen değişti.

Belki yöntemler de değişti.

Ama tartışmanın özü değişmedi.

1980'lerde iddialar, yazılıma gizlice yerleştirildiği öne sürülen "arka kapılar" etrafında dönüyordu.

Bugün ise çok daha farklı bir tabloyla karşı karşıyayız.

Belki de artık arka kapıya ihtiyaç bile kalmadı.

Çünkü ülkeler, güvenlikten sağlığa, kamu yönetiminden finansa kadar uzanan kritik altyapılarını küresel teknoloji şirketlerinin platformlarına çoğu zaman kendi tercihleriyle açıyorlar.

Eğer PROMIS gerçekten bir laboratuvar denemesiyse, bugün laboratuvar aşaması çoktan geride kalmış görünüyor.

Eskiden sistemlere gizlice girmek tartışılıyordu.

Bugün ise sistemlerin anahtarını kime teslim edeceğimiz konuşuluyor.

İşte yapay zekâ çağının en kritik sorusu da burada başlıyor.

Yapay zekâyı geliştiren algoritmalar mı daha değerlidir?

Yoksa o algoritmaları besleyen milyarlarca veri mi?

Aslında cevabı biliyoruz.

Veriyi kontrol eden, yapay zekâyı da yönlendirebilir.

Yapay zekâyı yönlendiren ise yalnızca teknolojiyi değil; ekonomiyi, güvenliği, kamu yönetimini ve hatta siyaseti de etkileyebilir.

Bu yüzden bugün birçok ülke "dijital egemenlik" ve "veri egemenliği" kavramlarını ulusal güvenlik politikalarının merkezine yerleştiriyor.

Belki de Emin Şirin'in iddiasının doğruluğundan daha önemli olan, bize yeniden hatırlattığı bu gerçektir.

Kırk yıl önce PROMIS tartışmaları bize yazılımların masum araçlar olmadığını düşündürmüştü.

Bugün Palantir tartışması ise aynı soruyu çok daha güçlü biçimde önümüze koyuyor.

Türkiye'nin ihtiyacı olan şey, yabancı bir şirketle çalışıp çalışmamak tartışmasının ötesine geçmektir.

Peki, kritik devlet verileri hangi ilkelerle korunacak?

Kim tarafından işlenecek?

Ve en önemlisi...

Dijital çağda egemenlik, sadece sınırları koruyabilmek midir; yoksa verinin anahtarını da kendi elinde tutabilmek midir?

Çünkü 21. yüzyılda bağımsızlığın ölçüsü yalnızca toprağı korumak değil, veriyi de koruyabilmektir. PROMIS dosyasından Palantir tartışmalarına uzanan kırk yıllık hikâye bize tam da bunu anlatıyor. Değişen yalnızca teknolojinin adı; değişmeyen ise veriyi kontrol etme mücadelesidir.

Trump ABD Türkiye