Terk mi edildi

İnanç Uysal

İnanç Uysal

Yazar
Tüm Yazıları

Düne kadar aynı ekranlarda, aynı cümlelerin içinde, aynı siyasi iklimin gölgesinde yan yana duran insanlar… Bir sabah bir soruşturma haberiyle birlikte birbirlerinden ne kadar hızlı uzaklaşabildiler. Sanki yıllardır aynı masalarda oturmamışlar gibi. Sanki birbirlerinin cümlelerine omuz vermemişler gibi. Sanki dün övdükleri şeyi bugün hiç savunmamışlar gibi.

Rasim Ozan Kütahyalı hakkında yürüyen bahis soruşturmasının ardından ortaya çıkan manzara biraz da buydu. Türkiye’de yalnızca siyaset değil, dostluklar da galiba “güncel gelişmelere göre” şekilleniyor. Ya da en azından kamuoyuna gösterilen dostluklar…

İnsan ister istemez soruyor: Bir insan hakkında konuşmak için gerçekten soruşturma açılmasını mı beklemek gerekir? Eğer gerçekten yanlış olduğunu düşündüğünüz şeyler vardıysa neden daha önce konuşulmadı? Eğer bugün söylenenler samimiyse, düne kadar süren sessizlik neydi? Eğer düne kadar sessizlik tercih edildiyse, bugün bu kadar yüksek sesle konuşmak neyin ihtiyacı?

Belki de en dikkat çekici olan şey, eleştirilerin tonu değil; hızıdır. Türkiye’de insanlar bir gecede yalnız kalabiliyor. Hele ki medya ve siyaset çevrelerinde… Bir gün “bizden” olanın ertesi gün “hiç tanımamış gibi” muamele görmesi artık şaşırtıcı gelmiyor. Ama yine de insanın aklına takılıyor: Sadakat dediğimiz şey yalnızca güç devam ettiği sürece mi geçerli? Yoksa ilk kriz anında herkes kendisini kurtarmaya mı çalışıyor?

Bu olayın ardından yapılan açıklamalara bakınca insanın aklına başka sorular da geliyor. Bugüne kadar kendisi hakkında hiç konuşmayanların birden bire uzun analizler yapmaya başlaması gerçekten ilginç değil mi? Hele ki o analizlerin çoğu, “zaten ben onu hiç sevmezdim” tonuna dönüşüyorsa… İnsan ister istemez düşünüyor: Dün bunu söylemek neden mümkün değildi?

Daha da ilginci şu değil mi? Kimse çıkıp da “Evet, farklı düşünülebilir ama Rasim Ozan gazetecidir” diye bir cümle kurdu mu? Ben görmedim. Yıllarca aynı yayın çizgisinde duranlardan biri bile böyle bir refleks göstermedi. Oysa Türkiye’de insanlar birbirlerine çok daha ağır ithamlar yöneltilirken bile meslek dayanışması adı altında savunulabiliyor. Ama burada sanki görünmez bir işaret verilmiş gibiydi, Aslında belki de Rasim Ozan da gazeteci değildi kimbilir?

Türkiye’de insanlar bazen bir kişinin suçlanmasına değil, yalnız kalmasına karar veriyor olabilir mi? Asıl korku mahkeme salonundan değil, terk edilmekten kaynaklanıyor olabilir mi? Bir soruşturmanın başlamasıyla birlikte insanların birbirinden uzaklaşma hızı, hukukun hızından daha yüksek değil mi?

Oysa hukuk başka bir şey söylüyor. En azından teoride. Bir insanın suçlu ilan edilmesi için mahkeme kararı gerekir deniliyor. Masumiyet karinesi diye bir kavram var. Hepimizin bildiği ama genellikle yalnızca kendi mahallemiz için istediğimiz bir ilke… Peki bu ilke yalnızca sevdiğimiz insanlar için mi geçerli? Sevmediğimiz biri için de aynı hukuk talep edilebiliyor mu?

Çünkü bir insanı sevmeden de onun hakkını savunabilmek gerekir. Hatta gerçek hukuk tam da burada ortaya çıkar. Dostunuz için adalet istemek kolaydır. Zor olan, size yıllarca rahatsızlık vermiş biri için de “Bir dakika, önce süreç tamamlansın” diyebilmektir.

Bugün Rasim Ozan Kütahyalı için bunu söylemek neden bu kadar zor geliyor insanlara? Çünkü mesele gerçekten hukuk mu, yoksa pozisyon almak mı? İnsanlar hukuki süreçleri mi takip ediyor, yoksa oluşan atmosferin güvenli tarafına mı geçiyor?

Belki de Türkiye’de birçok kişi artık mahkemelerden önce sosyal çevrelerin karar verdiğini düşünüyor. Bir kişi hakkında soruşturma başladığında insanlar önce dosyaya değil, rüzgârın yönüne bakıyor olabilir mi? Kimler sessiz, kimler konuşuyor, kimler mesafe koyuyor… Ve herkes kendisini en az riskli noktaya yerleştirmeye çalışıyor olabilir mi?

İşin en ironik tarafı ise şu: Bugün bu kadar rahat konuşanların başına yarın benzer bir süreç gelse ne olacak? Aynı insanlar onlar için de aynı hızla geri çekilecek mi? Dün birlikte fotoğraf verenler, yarın “zaten biz çok yakın değildik” cümlesine mi sığınacak? O zaman da yine masumiyet karinesini hatırlatmak gerekmeyecek mi?

Belki de bu yüzden mesele yalnızca bir kişi meselesi değil. Türkiye’de insanların birbirine ne kadar hızlı yabancılaşabildiğinin meselesi. Aynı çizgide duran insanların kriz anında birbirlerini nasıl yalnız bırakabildiğinin meselesi. Ve en önemlisi de hukukun kişilere göre değişip değişmediğinin meselesi…

Bir dönem aynı cümleleri kuran insanların bugün birbirlerini tanımaz hale gelmesi gerçekten yalnızca fikir değişikliğiyle açıklanabilir mi? Yoksa Türkiye’de herkes biraz da kendi güvenliği için mi konuşuyor? İnsanlar düşündüklerini mi söylüyor, yoksa söylenmesi gerekeni mi?

Belki de bu yüzden meseleye sadece “seviyorum-sevmiyorum” düzleminden bakmak eksik kalıyor. Çünkü hukuk, sempati testi değildir. Eğer öyle olsaydı zaten adına hukuk denmezdi. Bir insanı savunmak ile onun her söylediğini onaylamak aynı şey değildir. Bir insanın suçunun kanıtlanmasını beklemek, o insanı kahraman ilan etmek anlamına gelmez.

Ama galiba bugün en zor şey tam da bu ayrımı koruyabilmek.

Çünkü artık insanlar hakkında dava açılmadan önce hüküm kuruluyor, mahkeme kararı çıkmadan önce sosyal infaz başlıyor.

O zaman kendisi ile zerre kadar hukukum olmayan, tanışmadığım ve hiçbir şekilde ortak payda ve fikrimizin olmadığı bu kişi için de bu hatırlatmayı ben yapayım. Masumiyet karinesi önemlidir. Belki bu sürecin sonunda kendisi de bu karinenin önemini fark eder kim bilir.