Tehlikeli bir spor
Türkiye’de son günlerde iki başlık, aslında aynı siyasal dilin farklı yüzleri olarak yan yana duruyor: Bir yanda DEM Parti tarafından dile getirilen “barış ve kardeşlik sürecinin kesintiye uğrayabileceği” yönündeki kaygılar, diğer yanda ise Amedspor üzerinden büyüyen tartışmalar. Bu iki mesele ayrı ayrı ele alınabilecek başlıklar olmaktan çıkmış durumda; çünkü ikisini birbirine bağlayan şey, kullanılan dilin kendisi.
DEM siyasetinin sıkça vurguladığı “barış” söylemi, teoride kapsayıcı bir çerçeve sunuyor. Ancak pratikte bu söylemin, gerilimi düşüren değil zaman zaman yeniden üreten bir siyasal zeminle iç içe geçtiği görülüyor. Bu çelişki, en görünür biçimde spor alanında kendini gösteriyor. Çünkü spor, normal şartlarda kimliklerin geri planda kaldığı, ortak bir dilin öne çıktığı bir alan olması gerekirken; burada tam tersi bir yönelim söz konusu.
Amedspor tartışmasının merkezinde tam da bu var: Kulüp, kendisini başından itibaren sporun nötr alanı içinde konumlandırmak yerine, doğrudan kimlik siyasetinin bir parçası olarak var etmeyi tercih ediyor. Bu durum en açık şekilde isim tercihinde ortaya çıkıyor. “Amed” ismi, Türkiye’de geniş bir kesim için yalnızca coğrafi bir referans değil; açık bir politik anlam taşıyor. Bu nedenle kulüp daha sahaya çıkmadan, kendisini bir tartışmanın içine yerleştirmiş oluyor.
Burada “yanlış anlaşılma” ya da “algı problemi” gibi açıklamalar yeterli değil. Çünkü ortada tesadüfi bir durumdan ziyade bilinçli bir tercih olduğu yönündeki kanaat oldukça yaygın. Kulübün ismi, dili ve etrafında oluşan söylem, onu bir spor kulübü olmaktan ziyade sembolik bir araç haline getiriyor. Dolayısıyla ortaya çıkan gerilim, dışarıdan yüklenen bir anlamdan çok, içeriden kurulan bir pozisyonun doğal sonucu olarak görülüyor.
Bu noktada sıkça yapılan bir hataya da değinmek gerekiyor: Tartışmayı sadece “toplumun tepkisi” üzerinden okumak. Oysa mesele, tepkinin kendisinden önce, o tepkiyi doğuran zeminin nasıl inşa edildiğidir. Eğer bir yapı kendisini açık biçimde kimlik siyasetinin bir unsuru olarak konumlandırıyorsa, buna verilecek karşılıkların da benzer bir düzlemde oluşması kaçınılmazdır. Bu, doğru ya da yanlış olmasından bağımsız olarak, sosyolojik bir gerçekliktir.
Sosyal medyada dolaşıma giren başlıklar da bu durumu açıkça yansıtıyor. “Temsil”, “meydan okuma”, “provokasyon”, “çifte standart” gibi kavramlar etrafında dönen tartışmalar, sporun çoktan geride kaldığını gösteriyor. Artık konuşulan şey bir maç, bir lig ya da bir rekabet değil; doğrudan kimliklerin karşı karşıya gelişi. Bu noktadan sonra “sporun birleştirici gücü” gibi klasik söylemler de inandırıcılığını kaybediyor.
İşin ironik tarafı ise şu: Tam da “barış ve kardeşlik” söylemlerinin yeniden dillendirildiği bir dönemde, bu söylemin en geniş kitlelere ulaşabileceği alanlardan biri olan spor, tam tersine gerilimin en görünür sahnesine dönüşüyor. Ve bu dönüşüm, büyük ölçüde bilinçli tercihler üzerinden şekilleniyor. Bu nedenle ortaya çıkan tabloyu sadece “yanlış anlaşılmalar” ya da “abartılı tepkiler” ile açıklamak, meseleyi fazlasıyla basitleştirmek olur.
DEM siyaseti açısından bakıldığında bu durum ciddi bir tutarsızlık üretiyor. Bir yandan toplumsal barışı savunan bir dil kurulurken, diğer yandan bu barışın en somut şekilde hissedilebileceği alanlardan birinde gerilimi artıran bir sembolizme mesafe konulmaması, söylem ile pratik arasındaki boşluğu büyütüyor. Bu boşluk da doğal olarak güven sorununu beraberinde getiriyor.
Amedspor’un etrafında oluşan tartışmaların bu kadar hızlı büyümesinin nedeni de burada yatıyor. Mesele bir “başarı hikâyesi” ya da “sportif yükseliş” değil; bu tür ifadeler zaten konunun doğasını perdeleyen, hatta yer yer ironik kaçan tanımlar haline geliyor. Çünkü ortada sporun ötesinde tanımlanmış bir yapı varken, onu yalnızca sportif bir çerçevede değerlendirmeye çalışmak gerçeği ıskalamaktır.
Nitekim bugün gelinen noktada Amedspor, sahadaki performansından bağımsız olarak bir tartışmanın merkezinde yer alıyor. Bu durumun sorumluluğunu yalnızca dış tepkilere yüklemek ise eksik bir okuma olur. Çünkü kulübün kendisini konumlandırma biçimi, bu tartışmanın zeminini baştan kurmuş durumda.
Önümüzdeki döneme dair asıl kaygı da burada ortaya çıkıyor. Eğer bu dil ve bu sembolik çerçeve değişmezse, yaşanacak gerilimlerin artması sürpriz olmayacaktır. Çünkü mesele bir rekabet değil; bir anlam mücadelesine dönüşmüş durumda. Ve bu tür mücadeleler, sporun sınırları içinde kalmaz.
Sonuç olarak, bugün karşı karşıya olunan tabloyu doğru tanımlamak gerekiyor. Bu, sporun siyasallaşması değil; siyasetin sporu araçsallaştırmasıdır. Ve bu araçsallaştırma, “barış” söylemiyle birlikte yürütüldüğünde ortaya çıkan çelişki daha da görünür hale gelmektedir.
Dolayısıyla yapılması gereken, meseleyi yumuşatarak değil, olduğu gibi ortaya koyarak tartışmaktır. Aksi halde, kullanılan dil ile yaşanan gerçeklik arasındaki mesafe büyümeye devam eder. Ve bu mesafe büyüdükçe, “kardeşlik” çağrıları daha yüksek sesle dile getirilse bile, karşılık bulma ihtimali o ölçüde zayıflar.