Sürecin yeni eşikleri
Türkiye siyaseti bazı dönemlerde krizlerle değil, süreçlerle yeniden şekillenir. “Barış ve Kardeşlik” başlığı altında yürüyen mevcut tablo da böyle bir eşiktir. Ancak bu kez dikkat çekici olan, milliyetçi siyasetin sürecin kenarında değil merkezinde konumlanmış olmasıdır. Bu süreci başlatan ve açık biçimde savunan siyasi irade MHP’dir. Milliyetçi Hareket Partisi ve Genel Başkanı Devlet Bahçeli, sürecin siyasi risklerini üstlenerek aktif bir pozisyon almıştır.
MHP’nin bu süreçteki rolü edilgen ya da çekimser değildir. Aksine parti, sürecin kavramsal çerçevesini kuran, “terörsüz Türkiye”, “bin yıllık kardeşlik” ve “umut hakkı” gibi başlıkları açık biçimde dillendiren aktördür. Özellikle “umut hakkı” meselesinin kamuoyu önünde ısrarla vurgulanması, MHP’nin süreci yalnızca destekleyen değil, tartışmayı ileri taşıyan bir konumda olduğunu göstermektedir. Bu yaklaşım, klasik milliyetçi reflekslerin ötesine geçen bir siyasal cesaret anlamı taşımaktadır.
Elbette seçim öncesi ve sonrası söylem tonunda farklılıklar gözlemlenmiştir. Seçim döneminde güvenlik ve devlet bütünlüğü vurgusu daha sert bir retorikle ifade edilirken, seçim sonrasında sürecin kurumsallaşmasına dönük daha açık mesajlar verilmiştir. Ancak bu değişim bir yön sapması değil; siyasal zamanlamaya göre ayarlanmış stratejik bir ton farklılığıdır. MHP, taban reflekslerini korurken sürecin siyasi mimarisini inşa etmeye yönelmiştir.
Bu noktada sürecin toplumsal boyutu ayrı bir başlık olarak ele alınmalıdır. Beklenen düzeyde bir toplumsal mobilizasyon henüz ortaya çıkmış değildir. Kamuoyunda dikkatli bir izleme hali vardır; ancak güçlü bir sahiplenme ya da yaygın bir toplumsal seferberlik gözlenmemektedir. Bu durum sürecin siyasal sorumluluğunu doğrudan parti aktörlerinin omuzlarına yüklemektedir. Toplum sonuç odaklı bir tutum sergilemekte, başarıyı görmek istemekte; ancak sürecin yükünü sahiplenme konusunda temkinli davranmaktadır.
CHP açısından tablo daha karmaşıktır. Süreci tasarlayan ve yöneten irade değildir; ancak anayasal çerçeve, barış söylemi ve demokratik meşruiyet zemininde kategorik bir karşı çıkış geliştirmesi de mümkün görünmemektedir. Bu nedenle CHP, karar mekanizmasının merkezinde yer almadan sürecin risklerine ortak olma ihtimaliyle karşı karşıya kalmıştır. Sürecin başarısızlıkla sonuçlanması halinde ortaya çıkacak siyasal maliyetin bir kısmı muhalefete de yöneltilebilir. Buna karşılık başarı senaryosunda siyasal kredi büyük ölçüde Cumhur İttifakı’na ve özellikle icra gücünü elinde bulunduran AKP’ye yazılacaktır.
Burada dikkat çekici olan, iktidar bloğu içindeki risk dağılımıdır. MHP sürecin siyasi inisiyatifini ve retorik savunusunu üstlenmiş görünürken, AKP daha dengeli ve temkinli bir konumda kalmaktadır. AKP, sürecin başarısızlığı halinde geri çekilme imkânını koruyan; başarı halinde ise icracı kimliği üzerinden siyasi kazancı toplama potansiyeline sahip bir pozisyondadır. Bu tablo, iktidar bloğu içinde asimetrik bir risk paylaşımına işaret etmektedir: söylemsel ve politik cesaret MHP tarafından üstlenilirken, icra gücü ve kurumsal kredi AKP’de toplanmaktadır.
DEM Parti’nin süreç içindeki tutumu ise denklemi daha karmaşık hale getirmektedir. Maksimalist talepler ve sembolik çıkışlar, milliyetçi hassasiyetleri tetikleyerek sürecin kırılganlığını artırmaktadır. Bu noktada MHP’nin aldığı risk daha görünür hale gelmektedir. Milliyetçi tabanı sürecin arkasında tutmak ve barış perspektifini milliyetçi bir çerçevede savunmak, siyasi anlamda ciddi bir denge gerektirmektedir.
MHP dışındaki milliyetçi partiler –İYİ Parti, Zafer Partisi ve diğerleri– ise bu risk alanının dışında kalmayı tercih etmiş görünmektedir. Daha sert ve reaksiyoner bir dil kullanarak süreci eleştirmekte, MHP’nin aldığı inisiyatifi fazla esnek bulmaktadırlar. Bu durum milliyetçi siyasetin parçalı görünümünü sürdürmekte; ancak belirleyici eksenin yine milliyetçilik olduğunu göstermektedir.
Tüm bu tablo yeni kalıcı koalisyonların habercisi midir? Kısa vadede temas alanları artabilir. Meclis’te belirli başlıklarda örtüşmeler yaşanabilir. Ancak ideolojik hafıza, seçmen kimlikleri ve liderlik rekabeti dikkate alındığında kalıcı ve yapısal koalisyon ihtimali zayıf görünmektedir.
Asıl belirleyici unsur, sürecin doğasında bulunan asimetrik risk–asimetrik kazanç yapısıdır. MHP süreci başlatan ve savunan parti olarak siyasi risk üstlenmiştir. CHP yöneten irade olmamasına rağmen sorumluluk payı taşıma ihtimaliyle karşı karşıyadır. AKP ise icra gücünü elinde bulundurarak sonuç üzerinden siyasal kredi üretme kapasitesini korumaktadır. Toplumun temkinli duruşu da bu asimetriyi derinleştirmektedir; çünkü toplumsal sahiplenme zayıf olduğunda siyasal maliyet daha görünür, siyasal kazanç ise daha merkezi biçimde yazılır.
Sonuç olarak “Barış ve Kardeşlik” süreci yalnızca bir çözüm arayışı değil, aynı zamanda milliyetçi siyasetin yeniden tanımlandığı bir eşiktir. MHP bu eşiğin kurucu aktörü olarak risk almış; CHP yöneten olmadan sorumlulukla yüzleşen bir konuma itilmiş; AKP ise esnek denge siyasetiyle olası kazancı konsolide edebilecek bir yerde durmuştur.
Türkiye siyaseti önümüzdeki dönemde daha fazla temas, daha fazla gerilim ve daha fazla taktiksel yakınlaşma üretebilir. Ancak bu sürecin üreteceği asıl sonuç, kalıcı koalisyonlardan ziyade riskin ve kazancın kimler arasında nasıl dağıldığı üzerinden okunacaktır. Ve bu dağılım, milliyetçi siyasetin merkezde kalmaya devam edeceğini; fakat bu merkezin tek bir aktörün kontrolünde olmadığını göstermektedir.