Süreç ve şımarıklık eşiği

İnanç Uysal

İnanç Uysal

Yazar
Tüm Yazıları

Türkiye’de barış ve kardeşlik söyleminin yeniden gündeme geldiği her tarihsel eşikte, siyasetin dili ile sahadaki sembolik eylemler arasındaki uyumsuzluk daha görünür hâle geliyor. Nusaybin’de yapılan grup toplantısında dile getirilen sözler, Devlet Bahçeli’ye yönelik hedef alan ifadeler ve eş zamanlı olarak kamuoyuna yansıyan Türk bayrağının yere atılması görüntüleri, bu uyumsuzluğun yalnızca bir iletişim kazası olmadığını; daha derin bir siyasal zihniyet sorununa işaret ettiğini gösteriyor. Bu tablo, Türkiye’de terör örgütlerinin ve onlarla organik ya da dolaylı ilişki içindeki siyasi aktörlerin taleplerinin neden artık “karşılanabilir” olmaktan uzaklaştığını anlamak açısından önemli bir imkân sunuyor.

Öncelikle şunu teslim etmek gerekir: Türkiye’de barış ve kardeşlik fikri, yalnızca bir güvenlik meselesi değil; aynı zamanda tarihsel, sosyolojik ve siyasal boyutları olan çok katmanlı bir süreçtir. Ancak bu çok katmanlı yapı, taraflardan birinin sembolik ve fiilî eylemlerle toplumsal ortak paydaları sürekli zorlaması hâlinde sürdürülebilirliğini kaybeder. Türk bayrağı, Türkiye toplumunun çok geniş bir kesimi için yalnızca bir devlet sembolü değil; ortak aidiyetin, tarihsel hafızanın ve birlikte yaşama iradesinin somutlaşmış hâlidir. Bir kumaş parçası olmanın çok ötesinde, ortak acıların, ortak sevinçlerin ve birlikte yaşama iradesinin sessiz ama güçlü taşıyıcısıdır. Bu nedenle bayrağın yere atılması, yalnızca bir provokasyon ya da anlık bir taşkınlık olarak görülemez; bu eylem, barış ve kardeşlik iddiasının kalbine yönelmiş sembolik bir saldırıdır. Toplumun çok geniş kesimlerinde oluşan kırgınlık ve öfke, tam da bu sembolik anlamdan beslenmektedir. Barış söylemi, bu tür sembolik yaralanmaları görmezden geldiği ölçüde inandırıcılığını kaybeder ve kendi zeminini aşındırır.

Tuncer Bakırhan’ın Nusaybin’deki konuşmasında Türkiye’ye ve özellikle Bahçeli’ye yönelik kullanılan dil, bu bağlamda yalnızca bir muhalefet eleştirisi olarak okunamaz. Aksine, siyasal sorumlulukla bağdaşmayan, karşı tarafı sürekli olarak tahrik eden ve toplumsal hassasiyetleri görmezden gelen bir söylem hattının devamı niteliğindedir. Bu söylem, bir yandan “barış” vurgusu yaparken, diğer yandan barışın asgari önkoşulu olan toplumsal meşruiyeti zedelemektedir. Burada ortaya çıkan çelişki, Türkiye kamuoyunda ciddi bir güvensizlik üretmektedir.

Bu güvensizliğin arka planında, terör örgütlerinin her yumuşama ve diyalog söylemini stratejik bir genişleme alanı olarak okuma eğilimi yatmaktadır. Bugün barış ve kardeşlik sürecini yürüten iktidarın kullandığı kapsayıcı ve yumuşatıcı dil, iç kamuoyuna yönelik olarak toplumsal bir normalleşme arayışını ifade etse de, uluslararası düzlemde farklı bir etki üretmektedir. Bu söylem, bazı dış aktörler açısından Türkiye’nin pazarlık eşiğini düşüren, bazı terör yapılanmaları açısından ise taleplerin daha yüksek sesle dile getirilebileceği bir iştah kabartıcıya dönüşmektedir. Ortaya çıkan tablo, terör örgütlerinin kendilerini olduğundan daha güçlü ve vazgeçilmez aktörler gibi konumlandırmasına zemin hazırlamakta; bu da siyasal bir şımarıklık hâlini beslemektedir. Türkiye’nin bu bölgesel denklemlere “uyması gerektiği” iddiası, aslında Türkiye’nin kendi egemenlik alanını ve güvenlik önceliklerini askıya alması beklentisini içermektedir.

Ancak gözden kaçırılan temel nokta şudur: Barış ve kardeşlik söylemi, sembolik ve fiilî sınırları net biçimde çizilmediği sürece karşı tarafta bir geri çekilme değil, ileri hamle refleksi üretmektedir. Taleplerin tonu sertleştikçe, kullanılan dil provokatifleştikçe ve semboller hedef alındıkça, toplumda oluşan etki barış yönünde değil; güvenlikçi reflekslerin güçlenmesi yönünde olmaktadır. Bayrak meselesi etrafında oluşan toplumsal hassasiyet, bu gerçeğin en çarpıcı göstergelerinden biridir.

DEM Parti ve benzeri siyasi yapıların burada kritik bir tercihle karşı karşıya olduğu açıktır. Ya barış söylemini gerçekten toplumsal meşruiyet zemininde inşa edecek, sembolik şiddetle arasına net bir mesafe koyacak ve siyasal dili bu doğrultuda dönüştürecektir; ya da terör örgütlerinin dilini dolaylı biçimde yeniden üretmeye devam ederek kendisini siyasal sistemin marjına itecektir. Bugün görünen tablo, ne yazık ki ikinci seçeneğin ağır bastığını düşündürmektedir.

Bu durum, bazı çevrelerde “şımarıklık” olarak adlandırılan bir siyasal psikolojiye işaret etmektedir. Uzun yıllar boyunca uluslararası konjonktürden, bölgesel krizlerden ve Türkiye’nin iç siyasal tartışmalarından faydalanarak alan genişleten bu yapıların, artık sınırları zorlamayı bir hak gibi görmesi söz konusudur. Oysa siyaset, hak iddiasının meşruiyetle sınandığı bir alandır. Meşruiyet ise yalnızca kendi seçmenine hitap etmekle değil, toplumun tamamını ikna edebilmekle mümkündür.

Barış ve kardeşlik sürecinin kesintiye uğrama ihtimali, bu nedenle yalnızca devletin güvenlik politikalarıyla açıklanamaz. Asıl kesinti riski, siyasal aktörlerin diliyle eylemleri arasındaki tutarsızlıktan doğmaktadır. Bir yandan barış çağrısı yapıp diğer yandan bayrak gibi ortak sembollere yönelik saldırıları görmezden gelmek, hatta dolaylı biçimde meşrulaştırmak, barış fikrini içeriden çürütmektedir.

Sonuç olarak Türkiye’de terör örgütlerinin ve onlarla ilişkili siyasal söylemlerin taleplerinin neden karşılanabilir olmaktan uzaklaştığı sorusunun cevabı, devletin sertliğinde değil; bu taleplerin toplumsal meşruiyet üretmekten giderek uzaklaşmasında yatmaktadır. Ortadoğu’daki gelişmelerin Türkiye’ye bir rota dayattığı iddiası, Türkiye toplumunun tarihsel deneyimini, egemenlik bilincini ve siyasal dönüşümünü ıskalamaktadır. Barış, ancak sorumluluk, tutarlılık ve ortak sembollere saygı üzerinden inşa edilebilir. Bu asgari koşullar sağlanmadığı sürece, yüksek sesli talepler yalnızca daha derin bir siyasal yalnızlık üretmeye devam edecektir.