Söylenmeyenlerin siyaseti: "Bilmediğiniz şeyler var"

İnanç Uysal

İnanç Uysal

Yazar
Tüm Yazıları

Siyasette bazı dönemler vardır; açıklamalar olayları aydınlatmaz, tam tersine daha büyük bir sis üretir. Son günlerde muhalefet cephesinde yaşanan gelişmeler biraz da böyle ilerliyor.

Bir yanda Kemal Kılıçdaroğlu, “Bilmediğiniz şeyler var” diyerek kamuoyuna kapalı bir dosyaya işaret ediyor. Diğer yanda Savcı Sayan, “Oyun büyük, üç lider bu oyunu çözmek için bir aradalar” diyerek daha da gizemli bir tablo çiziyor.

Tam bu atmosferde CHP Genel Merkezi önüne getirilen ve üzerlerine “satılık haram araç” yazıları asılan araçlar ise siyasetin semboller üzerinden yürüyen sert dilini yeniden görünür hale getiriyor.

Aslında burada yaşanan tartışma yalnızca iki araç meselesi değil. Mesele, Türkiye siyasetinin artık doğrudan bilgiyle değil; ima, sembol, şifreli mesaj ve psikolojik üstünlük kurma çabasıyla ilerlemesi. Birileri sürekli olarak “Henüz açıklanmayan büyük gerçekler” olduğunu söylüyor.

Fakat bu büyük gerçeklerin ne olduğu konusunda kamuoyu net bilgiye ulaşamıyor. Böyle olunca da siyaset, somut veri alanından çıkıp sezgiler ve komplo okumaları alanına kayıyor.

CHP’deki araç krizinin sembolik yönü de tam burada önem kazanıyor. Genel Merkez önüne çekilen araçların üzerine “haram” ifadelerinin yazılması, yalnızca mali bir tartışma değil; ahlaki ve siyasi bir mahkeme kurma girişimi gibi görünüyor.

Basına yansıyan haberlerde araçlardan birinin Aziz İhsan Aktaş’la, diğerinin ise Özkan Yalım’la ilişkilendirildiği iddia edildi. Ancak kısa süre sonra Özgür Özel yönetiminden gelen açıklamalarda araçların parti bütçesiyle alındığı, faturalarının bulunduğu ve iddiaların gerçeği yansıtmadığı savunuldu. Hatta araçlardan birinin daha önce Kılıçdaroğlu döneminde de kullanıldığı belirtildi.

Tartışma büyüyünce bu kez Kılıçdaroğlu cephesinden yeni bir açıklama geldi. Danışmanı Atakan Sönmez’in ifadelerine göre, araçların Aziz İhsan Aktaş ya da Özkan Yalım ile doğrudan bağlantılı olduğu yönünde kesin bir iddia ortaya konulmadı; mesele, haklarında yürüyen tartışmalar nedeniyle CHP açısından oluşabilecek riskin sembolik biçimde gösterilmesiydi.

Yani ortada bir “kesin suçlama” değil, “dikkat edilmesi gereken ihtimal” olduğu vurgulandı. Ayrıca araçlarla ilgili gerekli incelemenin yapılacağı, herhangi bir şaibe bulunmaması halinde bunların zaten CHP’nin öz malı olarak parti envanterinde kalacağı ifade edildi.

Fakat tam da burada Türkiye siyasetinin kronik problemi ortaya çıkıyor: İddialar çok büyük, belgeler olduğu söyleniyor, fakat kamuoyu hiçbir zaman bütün resmi tam olarak göremiyor.

Herkes kendi siyasi pozisyonuna göre eksik parçaları tamamlıyor. Bir taraf “Bakın, burada şaibeli ilişkiler var” diyor, diğer taraf ise “Belgeler ortada, bu tamamen algı operasyonu” cevabını veriyor. Sonuçta toplumun önemli bir kısmı gerçeği öğrenmiyor; yalnızca kendi inandığı versiyonu güçlendiriyor.

Belki de Kılıçdaroğlu’nun “Bilmediğiniz şeyler var” cümlesi tam olarak bu psikolojik zeminde etkili oluyor. Çünkü Türkiye’de siyaset artık yalnızca görünen olaylarla yürümüyor. Her açıklamanın arkasında başka bir dosya, başka bir pazarlık, başka bir denklem olduğu varsayılıyor. Bu nedenle siyasetçiler bazen tek bir cümleyle saatlerce süren televizyon tartışmaları başlatabiliyorlar.

Savcı Sayan’ın “Üç lider bir arada bu oyunu çözmeye çalışıyor” çıkışı da aynı atmosferin ürünü. Burada dikkat çekici olan şey, açıklamanın somut içerikten çok “büyük oyun” duygusunu beslemesi. Türkiye’de özellikle son yıllarda siyasal dilin önemli bir kısmı, bu “arka planda daha büyük hesaplar dönüyor” fikri üzerine kuruldu. Bu söylem hem iktidar hem de muhalefet içinde farklı biçimlerde kullanılıyor. Çünkü büyük oyundan söz etmek, mevcut çelişkileri açıklamanın en kolay yollarından biri haline geliyor.

Fakat burada asıl soru şu: Gerçekten büyük bir oyun mu var, yoksa büyük oyun söylemi mi siyasetin yeni iletişim biçimi oldu?

Çünkü dikkat edilirse artık hiçbir kriz kendi doğal sınırları içinde tartışılmıyor. Bir belediye soruşturması yalnızca belediye soruşturması olarak kalmıyor, bir araç tartışması yalnızca araç tartışması olmuyor. Her olay; “devlet içi mücadele”, “parti içi operasyon”, “küresel plan”, “liderler arası gizli mutabakat” gibi çok daha büyük anlatıların içine yerleştiriliyor.

Bu durumun kısa vadede siyaseti heyecanlı hale getirdiği düşünülebilir. Ancak uzun vadede ortaya ciddi bir güven problemi çıkıyor. Çünkü sürekli “çok büyük gerçekler” olduğundan söz edilip bu gerçekler tam olarak ortaya konulmadığında, toplumun siyasal hafızası aşınıyor.

İnsanlar artık hiçbir bilgiye tam olarak inanmamaya başlıyor. Her belgeye “kurgu olabilir”, her iddiaya “algı çalışmasıdır”, her savunmaya “örtbas girişimi” gözüyle bakılıyor.

Belki de Türkiye siyasetinin bugün yaşadığı en büyük kriz tam olarak budur: Hakikatin değersizleşmesi.

Bir dönem ortaya çıkan bir belge siyasi dengeleri değiştirebilirdi. Bir ses kaydı hükümeti sarsabilirdi. Bir fotoğraf günlerce konuşulurdu. Şimdi ise toplum sürekli yeni kriz bombardımanına maruz kaldığı için hiçbir şey uzun süre etkili olmuyor. Her skandal birkaç gün sonra yerini daha büyük bir iddiaya bırakıyor. Gündem o kadar hızlı akıyor ki doğrular ile yalanlar aynı hızla tüketiliyor.

Bu yüzden bugün “bilmediğiniz şeyler var” cümlesinin etkisi, belki de o bilinmeyen şeylerin gerçekten ne olduğundan bağımsız hale geldi. Çünkü siyasette artık bilgi kadar belirsizlik de güç üretiyor. İnsanlar çoğu zaman açıklanan gerçeğe değil, açıklanacağı söylenen gizeme odaklanıyor.

Önümüzdeki günlerde gerçekten yeni belgeler, yeni kayıtlar, yeni açıklamalar ortaya çıkabilir. Araç meselesiyle ilgili daha somut bilgiler de gündeme gelebilir. CHP içindeki mücadele başka bir boyuta taşınabilir. Ya da bütün bu tartışmalar birkaç hafta sonra tamamen unutulabilir. Türkiye siyaseti buna fazlasıyla alışkın.

Ama kesin olan bir şey var: Birilerinin bilmediği şeyler olduğu artık herkesin ortak kanaati haline gelmiş durumda. Asıl mesele ise şu olacak:

O gerçekler ortaya çıktığında gerçekten siyasi dengeleri değiştirecek kadar güçlü mü olacak, yoksa büyük oyunun gürültüsü içinde birkaç gün konuşulup unutulan yeni bir başlık mı haline gelecek?

Belki de tartışmanın en problemli tarafı da burada ortaya çıkıyor. Eğer amaç yalnızca “risk ihtimaline” dikkat çekmektiyse, keşke toplumda kesin hüküm algısı oluşturabilecek kadar sert ve sembolik bir yöntem tercih edilmeseydi.

Çünkü siyaset bazen yalnızca söylediği sözlerle değil, kurduğu görüntülerle de hüküm verir. O görüntü bir kez oluştuğunda, sonradan yapılan “biz sadece riski göstermek istedik” açıklamaları çoğu zaman ilk etkinin gerisinde kalır.