Siyasi enfeksiyon

İnanç Uysal

İnanç Uysal

Yazar
Tüm Yazıları

Mansur Yavaş'ın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'la görüşmesi, doğal olarak Türkiye siyasetinin gündemine oturdu. Görüşmenin neden yapıldığı, ne konuşulduğu, neden birlikte görüntü verildiği ve bütün bunların siyasi olarak ne anlama geldiği tartışılıyor.

Ancak bu tartışmada dikkat edilmesi gereken önemli bir ayrıntı var: Mansur Yavaş'ın randevu talebini ve görüşmeyi CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'na da Yeni Parti Genel Başkanı Özgür Özel'e de aktardığı ifade ediliyor. Yani en azından bugün kamuoyuna yansıyan bilgiler çerçevesinde, kendi parti yönetiminden gizlenmiş, kişisel bir siyasi manevra görüntüsü veren bir temas söz konusu değil.

Görüşmenin içeriği hakkında resmî açıklamaların ötesinde kesin bilgi sahibi değiliz. Elbette Ankara gazeteciliğinin kulisleri vardır; nitekim daha görüşmenin üzerinden çok geçmeden çeşitli bilgiler ve yorumlar dolaşıma girmeye başladı. Ancak benim burada üzerinde durmak istediğim, Mansur Yavaş'ın Erdoğan'la ne konuştuğu değil.

Asıl mesele, bu görüşmenin muhalefet alanında nasıl karşılandığıdır.

Sosyal medya, beklenildiği gibi, kısa sürede çalkalandı. Özellikle kendisini muhalif olarak tanımlayan kesimlerde belirgin bir hayal kırıklığı hissi ortaya çıktı. Fakat burada sorulması gereken soru şudur:

Bu hayal kırıklığını yaşayan muhalif kesim tam olarak kimlerden oluşuyor?

Çünkü bugün Türkiye'de “muhalefet” dediğimiz alan, yalnızca iktidara karşı duran siyasi partilerin toplamından ibaret değil. Kendi içinde de ciddi fay hatları oluşmuş durumda. Özellikle CHP ile Yeni Parti arasındaki ayrışma, artık iki farklı siyasi örgütün rekabetinden daha fazlasını ifade ediyor.

Ortaya çıkan şey, giderek aynı siyasi alanın kendi içindeki insanları birbirine karşı konumlandıran bir atmosfer.

Bu atmosferin en önemli örneklerinden birini Üsküdar'da yaşadık.

CHP ile Yeni Parti, bütün sert siyasi ayrışmalarına ve sosyal medyada birbirlerine yöneltilen ağır eleştirilere rağmen, belediye başkanlığı seçiminde birlikte hareket etti. Meclisteki aritmetik bunu gerekli kılıyordu. Ortak hareket ettiler, aynı siyasi sonuca ulaşmak için oy kullandılar.

Fakat sonuçta iki fire verildi.

Bu tablo, üzerinde durulması gereken bir siyasi çelişkiyi ortaya koyuyor. Sosyal medyada birbirlerini adeta siyasi hasım değil, siyasi düşman gibi gören iki kesim; somut bir siyasi zorunluluk ortaya çıktığında birlikte hareket edebiliyor.

Demek ki mesele, birlikte hareket edememek değil.

Mesele, birlikte hareket edebilecek alanları koruyamamak.

Üstelik Üsküdar tek örnek değil. Türkiye'nin son dönemdeki en önemli siyasi başlıklarından biri olan çözüm süreci tartışmalarında da, CHP ile Yeni Parti'nin her konuda aynı şeyi söylemeseler bile tamamen birbirlerini dışlayan iki istikamet izlemediği görüldü. Bazı kritik süreçlerde aynı yönde alınan kararlar, ortak siyasi sonuçlar ve birbirini bütünüyle boşa düşürmeyen pozisyonlar ortaya çıktı.

Yani siyaset sahasına bakıldığında, gerektiğinde birlikte hareket edebilen iki yapı var.

Fakat sosyal medya sahasına bakıldığında, sanki birbirleriyle hiçbir ortak zemini olmayan iki düşman siyasi topluluk var.

İşte sorun burada başlıyor.

Çünkü siyasi ayrışma, doğal sınırları içinde kalmadığında yalnızca tarafları ayırmaz; içinde bulunduğu alanı da dönüştürür.

Belki buna “enfeksiyon” demek yanlış olmaz.

Bir siyasi enfeksiyon gibi yayılır.

Önce parti yönetimleri arasındaki tartışma olur.

Sonra milletvekillerine sirayet eder.

Belediye başkanlarına ulaşır.

Belediye meclis üyelerine kadar iner.

En sonunda seçmenin siyasi reflekslerini belirlemeye başlar.

Artık yapılan hiçbir hareket, kendi başına değerlendirilmez. Önce o hareketi yapan kişinin hangi kampa yakın olduğuna bakılır. Sonra niyet okunur. Ardından siyasi hüküm verilir.

Mansur Yavaş'ın Erdoğan'la görüşmesi bu nedenle yalnızca bir görüşme olarak kalmadı.

Bir sadakat testi hâline getirildi.

Oysa aynı gün CHP'nin kuruluş yıldönümünde Adana, Mersin ve Balıkesir belediye başkanlarının CHP ile birlikte görüntü vermesi de başka bir siyasi tabloyu ortaya koyuyordu.

Bu isimler CHP'nin kuruluş yıldönümünde CHP'nin yanında yer alıyorlardı.

Peki, CHP ile Yeni Parti arasındaki bugünkü ayrışmanın sertliği düşünüldüğünde, yarın Yeni Parti çevresindeki sosyal medya aktörleri bu belediye başkanlarına da sert eleştiriler yöneltmeyecek mi?

Büyük ihtimalle yöneltecekler.

Çünkü artık sorun, yalnızca siyasi tercihlerin farklılaşması değil.

Sorun, herkesin yaptığı her siyasi hareketin diğer muhalif grup tarafından bir pozisyon alma, hatta taraf değiştirme emaresi olarak okunması.

Erdoğan'la görüşürseniz başka bir muhalif kesim açısından şüpheli hâle geliyorsunuz.

CHP'nin kuruluş yıldönümünde CHP ile birlikte görünürseniz başka bir kesim açısından hedef hâline gelebiliyorsunuz.

Yeni Parti'ye yakınlaşırsanız CHP çevresinde sorgulanıyorsunuz.

CHP'de kalırsanız Yeni Parti çevresinde başka bir eleştiri başlıyor.

Bu ortamda sağlıklı siyaset üretmek ne kadar mümkün?

Bence bugün Türkiye muhalefetinin cevaplaması gereken en önemli sorulardan biri budur.

Çünkü siyaset, yalnızca birbirinden ayrılma sanatı değildir. Siyaset aynı zamanda hangi konularda ayrışılacağını, hangi konularda rekabet edileceğini ve hangi konularda ortak hareket edileceğini bilme sanatıdır.

Bir siyasi parti başka bir partiyle ittifak yapmak zorunda değildir.

Aynı siyasi dili kullanmak zorunda da değildir.

Ancak ortak sorunlarda ortak ilkeler üretebilmek, birbirinden farklı aktörlerin siyaset yapabilmesinin temel şartlarından biridir.

Bugün belediye başkanları ve belediye meclis üyeleri arasındaki transferler de bu nedenle ayrı bir önem taşıyor.

CHP'den AKP'ye geçen belediye başkanlarına ve meclis üyelerine CHP seçmeni doğal olarak tepki gösteriyor. Fakat dikkat çekici olan, bu tepkinin yalnızca CHP'lilerle sınırlı kalmaması. Yeni Parti seçmeninin de önemli bir bölümü, seçmenin oyuyla kazanılmış siyasi makamların parti değişiklikleriyle başka bir siyasi çizgiye taşınmasına tepki gösteriyor.

Çünkü partiler ayrılmış olsa da, seçmenin bazı temel siyasi hassasiyetleri hâlâ ortak.

Ve belki de bu durum, CHP ile Yeni Parti arasındaki mücadelenin en büyük çelişkisini ortaya koyuyor.

İki taraf birbirleriyle mücadele ederken, aslında büyük ölçüde aynı toplumsal ve siyasi havzanın içinden gelen insanlara sesleniyor.

Bir tarafta CHP seçmeni var.

Diğer tarafta Yeni Parti seçmeni.

Ama belediye transferlerine kızan da, seçmen iradesinin değersizleşmesinden rahatsız olan da, iktidarın siyasi gücünün karşısında muhalefetin etkisizleşmesinden endişe eden de çoğu zaman aynı geniş siyasi alanın insanları.

Buna rağmen bu alan, kendi içinde sürekli olarak daha küçük kamplara bölünüyor.

Bugün Mansur Yavaş'a birlikte tepki veren sosyal medya aktörleri, yarın yeniden birbirlerine dönecekler.

Dün Üsküdar'da birlikte oy kullanmak zorunda kalan siyasi yapılar, yarın başka bir seçimde birbirlerini en sert ifadelerle suçlayacaklar.

Bir konuda aynı yönde hareket edenler, başka bir konuda birbirlerini iktidara hizmet etmekle itham edecekler.

İşte tarif edilmesi güç olan siyasi zaman biraz da budur.

Muhalefetin en büyük sorunu yalnızca iktidar karşısında yeterince güçlü olup olmaması değil.

Belki daha büyük sorun, kendi içindeki ayrışmaları yönetirken siyaset üretebileceği alanı da sürekli tahrip etmesi.

Çünkü bir siyasi alan sürekli enfekte edilirse, bir süre sonra yalnızca siyasi aktörler birbirine zarar vermez.

O alanın havası değişir.

Güven kaybolur.

Her temas şüpheli görülür.

Her görüşme ihanet ihtimali olarak okunur.

Her fotoğraf siyasi sadakatin belgesi hâline gelir.

Ve sonunda insanlar birbirleriyle rekabet etmeyi değil, birbirlerini siyaseten yok etmeyi amaçlamaya başlar.

CHP ile Yeni Parti arasındaki ayrışmanın maliyetini bugün tam olarak hesaplamak belki mümkün değil.

Çünkü ortada yalnızca kaybedilecek oylar yok.

Daha büyük bir kayıp ihtimali var:

Muhalefetin, farklılıklarını korurken bile ortak siyasi meselelerde birlikte düşünme ve gerektiğinde birlikte hareket etme kapasitesini kaybetmesi.

Asıl mesele belki de Mansur Yavaş'ın Erdoğan'la ne konuştuğundan daha büyük.

Muhalefet, birbirini tartışırken hâlâ siyaset yapabiliyor mu?

Yoksa artık herkesin birbirini tartıştığı, fakat kimsenin ortak bir gelecek siyaseti üretemediği yeni bir dönemin içine mi giriyoruz?