Siyasette gündemi kim belirliyor?

İnanç Uysal

İnanç Uysal

Yazar
Tüm Yazıları

Bugünkü siyasi tabloya bakıldığında, Türkiye’de iktidar ve muhalefetin aynı gündemi konuşmadığı çok net görülüyor. Bir tarafta Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP içindeki “arınma”, “temiz siyaset” ve “emanet” vurgulu açıklamaları; diğer tarafta ise Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın CHP polemiklerine neredeyse hiç girmeden çözüm süreci benzeri yeni bir siyasal dil üzerinden konuşması var. Bu iki yaklaşım arasındaki fark yalnızca bir üslup farkı değil; aynı zamanda siyasal psikoloji, gündem kurma kapasitesi ve seçmene verilen gelecek hissi açısından da önemli bir ayrışmaya işaret ediyor.

Kılıçdaroğlu’nun açıklamalarının merkezinde ahlaki bir vurgu bulunuyor. “Arınma” kelimesi özellikle dikkat çekici. Zira bu kavram sıradan bir siyasi eleştiriden daha sert bir anlam taşıyor; içinde kirlenme, yozlaşma ve bozulma iması barındırıyor. Ancak burada temel problem şu: Bu suçlamanın muhatabı net değil. İsim verilmiyor, somut olay tarif edilmiyor, açık bir politik çerçeve kurulmadan ağır ahlaki kavramlar dolaşıma sokuluyor.

Siyasette bu tür muğlak ama sert ifadeler kısa vadede dikkat çekebilir; fakat uzun vadede genellikle açıklamayı yapan kişinin kontrolünden çıkar. Çünkü boş bırakılan alanı rakip siyasi aktörler doldurur. Nitekim bugün iktidar medyasının ve AK Parti çevrelerinin bu açıklamaları “CHP’nin kendi iç itirafı” gibi sunması şaşırtıcı değil. Muhalefetin eski genel başkanının mevcut yönetimi dolaylı biçimde “kirlenmişlik” üzerinden tartışması, iktidarın yıllardır kurmaya çalıştığı “CHP kendi içinde bile güven üretmiyor” anlatısını besliyor.

Üstelik burada Kılıçdaroğlu açısından başka bir sorun daha var. Bugün eleştirilen kadroların önemli bir kısmı, doğrudan onun genel başkanlığı döneminde yükseldi. Bu nedenle seçmenin bir bölümü şu soruyu soruyor: Eğer ortada ciddi bir ilkesel bozulma varsa, bunun siyasi sorumluluğu yalnızca bugünkü yönetime mi ait? Bu soru Kılıçdaroğlu’nun ahlaki pozisyonunu zayıflatmasa bile siyasi ikna gücünü azaltıyor.

Aslında Kılıçdaroğlu’nun son dönemdeki tavrı bir tür “tarihsel pozisyon alma” çabası gibi okunabilir. Kendisini bugün CHP içinde etik çizgiyi temsil eden, siyasi pragmatizme teslim olmayan bir figür olarak konumlandırmaya çalışıyor olabilir. Ancak siyasette niyet kadar bağlam da önemlidir. Mevcut bağlamda ise bu açıklamalar, muhalefetin ortak enerjisini büyütmekten çok iç tartışmayı derinleştiren bir etki yaratıyor.

Tam da burada Erdoğan’ın bugün izlediği strateji dikkat çekiyor. Cumhurbaşkanının konuşmalarında CHP’ye doğrudan yüklenmek yerine çözüm süreci, toplumsal barış ve yeni siyasi dönem imaları taşıyan bir çerçeveye yönelmesi tesadüf değil. Gündem siyaseti açısından bakıldığında, güçlü liderlik çoğu zaman rakibin krizine doğrudan saldırmak yerine kendi hikâyesini kurabilme kapasitesiyle ölçülür.

Erdoğan bugün tam olarak bunu yapıyor. CHP içindeki gerilim büyürken, kendisini daha üst ölçekli bir siyasi gündemin kurucusu olarak göstermeye çalışıyor. Muhalefet kendi iç meşruiyet tartışmalarıyla uğraşırken iktidarın “Türkiye’nin büyük meselelerini konuşan taraf” görüntüsü vermesi, stratejik açıdan önemli bir avantaj sağlıyor.

Burada özellikle çözüm süreci benzeri söylemlerin yeniden dolaşıma girmesi kritik. Erdoğan, geçmişte de siyasi sıkışma dönemlerinde güvenlik, anayasa, çözüm süreci veya “yeni dönem” söylemleriyle gündemi yeniden kurabilen bir lider oldu. Bu tür hamlelerin amacı yalnızca belirli bir sorunu çözmek değil; aynı zamanda siyasetin eksenini değiştirmektir. Çünkü ekseni belirleyen taraf, tartışmanın psikolojik üstünlüğünü de ele geçirir.

Bugünkü tabloda CHP daha çok geçmiş, iç hesaplaşma ve etik tartışmalar etrafında konuşuyor. Erdoğan ise geleceğe dair yeni bir siyasi çerçeve kurmaya çalışıyor görüntüsü veriyor. Seçmen davranışında bu fark çok önemlidir. İnsanlar yalnızca kimin haklı olduğuna değil, kimin daha güçlü bir gelecek hikâyesi anlattığına da bakar.

Muhalefet açısından risk tam burada büyüyor. Eğer siyaset sürekli parti içi tartışmalar, kurultay hesaplaşmaları ve eski-yeni yönetim gerilimleri üzerinden yürürse, toplumun gündelik sorunlarıyla olan bağ zayıflayabiliyor. Ekonomi, hayat pahalılığı, genç işsizliği veya hukuk sistemi gibi başlıklar geri plana düşüyor. İktidar ise tam da bu boşlukta kendi siyasi alanını genişletebiliyor.

Öte yandan Erdoğan’ın CHP’ye hiç değinmemesi de bilinçli bir tercih olabilir. Bazen rakibin krizine fazla müdahale etmek o krizi küçültürken, sessiz kalmak karşı tarafın kendi içinde daha fazla konuşmasına yol açar. Bugünkü strateji biraz buna benziyor: CHP kendi içinde tartışırken Erdoğan daha “devlet ölçekli” bir pozisyonda görünmeye çalışıyor.

Sonuç olarak bugünkü siyasi manzara şunu gösteriyor: Türkiye’de yalnızca fikirler değil, gündem kurma kapasitesi de yarışıyor. Kılıçdaroğlu’nun açıklamaları ahlaki bir uyarı niteliği taşısa da siyasi etkisi büyük ölçüde muhalefetin iç gerilimleri üzerinden okunuyor. Erdoğan ise bu tabloyu doğrudan köpürtmek yerine daha geniş bir siyasi hikâye kurmaya odaklanıyor. Mevcut atmosferde, seçmenin önemli bir kısmı için “kendi içinde tartışan muhalefet” ile “gündem belirleyen iktidar” görüntüsü arasındaki fark giderek daha belirgin hale geliyor.

CHP Kemal Kılıçdaroğlu AK Parti Recep Tayyip Erdoğan