Siyasetin renk değiştiren yüzü

İnanç Uysal

İnanç Uysal

Yazar
Tüm Yazıları

Türkiye’de siyaset artık ideolojiler üzerinden yürümüyor. Bu cümle uzun zamandır söyleniyor ama çoğu zaman hâlâ bir tespit gibi değil, bir iddia gibi dile getiriliyor. Oysa yaşananlara bakınca bunun bir iddia değil, mevcut düzenin özeti olduğu açık.

Son dönemde CHP’den seçilip AKP’ye geçen belediye başkanlarıyla ilgili haberler yeniden gündeme geldi. Bu sadece tekil bir olay değil; belirli aralıklarla tekrar eden bir siyasi refleks. Üstelik kulislerde yeni geçişlerin de olabileceği konuşuluyor. Yani mesele bir kişinin kararı değil, bir eğilimin kendisi.

Burada dikkat çekici olan sadece geçişin kendisi değil. Asıl mesele, bu geçişlerin arkasında yatan zihniyet ve bunun toplum tarafından nasıl karşılandığı.

Çünkü aynı siyasi aktörler, seçim dönemlerinde birbirlerini en sert ifadelerle tanımlıyor. Bir taraf diğerini sistematik olarak “tehlike” olarak sunuyor, öteki taraf karşısındakini “meşruiyet sorunu” üzerinden hedef alıyor. Bu dil sadece siyasi rekabetin dili değil; aynı zamanda seçmeni mobilize etmenin aracı. Sertlik arttıkça, aidiyet de güçleniyor.

Ama sonra ne oluyor?

Seçim bitiyor. Ve o sert söylemlerin sahipleri, çok kısa süre içinde bambaşka bir siyasi pozisyon alabiliyor. Dün yan yana gelmesi “imkânsız” denilen yapılar arasında bugün rahatlıkla geçiş yapılabiliyor. Bu değişim çoğu zaman ne kapsamlı bir ideolojik açıklamayla geliyor ne de seçmene dönük ciddi bir hesap verme ihtiyacı hissediliyor.

Bu noktada kolay bir tepki var: “ihanet.”

Ama bu tepki meseleyi açıklamıyor, sadece rahatlatıyor.

Çünkü sorun birkaç kişinin tutarsızlığı değil. Sorun, bu tutarsızlığı mümkün ve hatta rasyonel hâle getiren siyasi yapı.

Türkiye’de yerel yönetimler merkezi iktidardan bağımsız hareket edebilen yapılar değil. Kaynakların dağılımı, bürokratik süreçler, yatırım kararları… Bunların büyük bölümü merkezle kurulan ilişkiye bağlı. Böyle bir sistemde bir belediye başkanının önünde çoğu zaman iki seçenek oluşuyor: Ya bulunduğu siyasi çizgide kalıp sürekli bir gerilim içinde hareket edecek ya da o gerilimi azaltacak bir pozisyon değişikliğine gidecek.

Bu tercih her zaman ideolojik bir kırılma değil; çoğu zaman pragmatik bir karar.

Ama tam da bu yüzden, bu geçişleri sadece “ahlak” üzerinden okumak eksik kalıyor. Çünkü sistem, bu davranışı cezalandırmıyor; aksine çoğu durumda ödüllendiriyor.

Burada asıl mesele seçmenin bu tabloyu nasıl okuduğu.

Türkiye’de seçmen hâlâ büyük ölçüde siyaseti söylemler üzerinden değerlendiriyor. Oysa bugün geldiğimiz noktada söylemlerin bağlayıcılığı ciddi biçimde zayıflamış durumda. Bir siyasetçi, dün kesin bir dille reddettiği bir siyasi yapının parçası hâline gelebiliyorsa, o zaman seçmenin de değerlendirme kriterini değiştirmesi gerekiyor.

Artık şu sorunun sorulması daha anlamlı: Bu kişi ne söylüyor değil, ne zaman neyi değiştirebiliyor?

Bu, daha zor bir değerlendirme biçimi. Çünkü yüzeydeki tartışmaları değil, davranış kalıplarını takip etmeyi gerektiriyor. Ama mevcut siyasi gerçeklik başka bir yolu da bırakmıyor.

Öte yandan bu tabloyu anlatırken tüm siyasetçileri aynı yere koymak da doğru değil. Çünkü hâlâ bulunduğu çizgiyi koruyan, baskıya rağmen pozisyonunu değiştirmeyen, kısa vadeli kazanç yerine tutarlılığı tercih eden isimler var. Sayıları az olabilir ama bu ayrımı yapmak önemli. Aksi hâlde analiz değil, genelleme yapılmış olur.

Asıl problem ise başka bir yerde duruyor.

Türkiye’de siyaset, uzun zamandır keskin bir ideolojik ayrışma üzerinden kuruluyor. Toplum bu ayrışma üzerinden mobilize ediliyor. “Biz” ve “onlar” dili sürekli yeniden üretiliyor. Ama bu sert ayrımın siyasetçilerin davranışlarında birebir karşılığı yok.

Seçmen birbirini karşı cephe olarak görürken, siyasetçiler gerektiğinde o cepheler arasında geçiş yapabiliyor.

Bu çelişkiyi görmeden yapılan her değerlendirme eksik kalır.

Bugün yaşanan belediye başkanı geçişleri bu yüzden önemli. Çünkü bu örnekler, siyasetin gerçek işleyişini çıplak biçimde ortaya koyuyor. İdeolojik söylemin ne kadar esnek olduğunu, güç dengelerinin nasıl belirleyici hâle geldiğini gösteriyor.

Bu durumdan çıkarılacak sonuç ise basit ama rahatsız edici:

Türkiye’de siyaset, büyük ölçüde ideolojik sadakatle değil, güç ilişkileriyle şekilleniyor.

Bu gerçeği görmeden yapılan her tartışma, yüzeyde kalmaya mahkûm.

Toplumun daha sağlıklı bir siyasi değerlendirme yapabilmesi için bu ayrımı net biçimde kurması gerekiyor. Söylenenle yapılan arasındaki mesafeyi ölçmeden, sadece sözlere bakarak siyaset okumak artık yeterli değil.

Çünkü bugün gördüğümüz şey bir sapma değil.

Sistemin ta kendisi.