Sınırsız talepler, sınırlı gerçekler: Çözüm süreçlerinin kırılgan mantığı
Türkiye’nin yakın siyasi tarihinde “çözüm süreci” başlığı altında yürütülen girişimler, yalnızca güvenlik politikalarının değil, aynı zamanda siyasal aklın sınandığı dönemler olarak kayda geçti. Bu süreçlerin en kritik özelliği, tarafların beklentileri ile devletin kapasitesi arasındaki dengenin ne ölçüde kurulabildiği meselesidir. Tam da bu noktada iktisadın en temel tanımlarından biri, sürecin doğasını anlamak açısından çarpıcı bir analoji sunar: sınırsız ihtiyaçlar karşısında sınırlı kaynaklar.
Bu tanım, yalnızca ekonomik bir çerçeve sunmaz; aynı zamanda siyasal müzakere süreçlerinin doğasını anlamak için de güçlü bir kavramsal araçtır. Çünkü her müzakere, tarafların talepleri ile sistemin taşıyabileceği kapasite arasında bir denge kurma çabasıdır. Eğer talepler bu kapasitenin ötesine geçerse, müzakere zemini genişlemez; aksine kırılgan hale gelir.
İlk çözüm süreci (2013–2015), başlangıçta toplumsal umut üretmiş olsa da kısa süre içinde bu dengenin bozulmasıyla kırılgan bir yapıya evrildi. Sürecin ilerleyen safhalarında PKK’nın şehir yapılanması üzerinden geliştirdiği strateji, özellikle “hendek olayları” olarak anılan dönemle birlikte açık bir meydan okumaya dönüştü. Güneydoğu’daki birçok yerleşim yerinde kazılan hendekler, ilan edilen sözde özyönetim alanları ve silahlı çatışmalar, çözüm sürecinin ruhuna doğrudan aykırı bir tablo ortaya koydu.
Bu gelişmeler, yalnızca güvenlik açısından değil, aynı zamanda müzakere zeminine duyulan güven açısından da ciddi bir kırılma yarattı. Çünkü bir yandan müzakere yürütülürken, diğer yandan sahada fiili bir güç tahkimine gidilmesi, sürecin samimiyetine dair soru işaretlerini artırdı. Bu durum, çözüm sürecinin yalnızca siyasi değil, psikolojik zeminini de aşındırdı.
Burada dikkat çeken husus, sürecin ilerlemesi için gerekli olan karşılıklı güvenin, tek taraflı ve maksimalist taleplerle aşındırılmasıdır. HDP çizgisindeki siyasi aktörlerin, bu dönemde PKK ile arasına net bir mesafe koymakta zorlanması ya da bunu tercih etmemesi, sürecin siyasal ayağını zayıflatan bir başka unsur oldu. Neticede ortaya çıkan tablo, iktisadi analojinin siyasal alandaki karşılığıydı: Devletin sunabileceği reformlar, güvenlik esneklikleri ve siyasi açılımlar bir “kaynak” iken; karşı taraftan gelen talepler bu kaynağın sınırlarını zorlayan, hatta aşan bir nitelik taşımaya başladı.
Bugün gelinen noktada, benzer bir dinamiğin yeniden üretildiğine dair işaretler dikkat çekmektedir. PKK lideri Abdullah Öcalan’ın statüsü ve özgürlüğü meselesi, sürecin merkezine yerleştirilmeye çalışılmaktadır. Bununla birlikte, Öcalan adına düzenlenen doğum günü etkinlikleri gibi sembolik eylemler, yalnızca bir anma ya da siyasi ifade biçimi olarak değil, aynı zamanda bir meşruiyet inşası çabası olarak okunmaktadır. Bu tür adımlar, devletin kabul edebileceği sınırların ötesine geçen taleplerin kamusal alanda normalizeedilmesi riskini barındırmaktadır.
Benzer şekilde DEM Parti içinden gelen açıklamalar da bu çerçevede değerlendirilmelidir. Örneğin Meral Danış Beştaş’ın “ortak irade” vurgusu, ilk bakışta demokratik bir müzakere çağrısı gibi görünse de, devletin süreç üzerindeki belirleyici rolünü sınırlamaya dönük bir talep olarak da okunabilir. Oysa devlet, bu tür süreçlerde yalnızca taraflardan biri değil, aynı zamanda kamu düzeninin ve toplumsal bütünlüğün teminatıdır. Bu nedenle “eşitler arası bir ortaklık” söylemi ile devletin kurumsal ağırlığını dengelemeye çalışmak, sürecin doğasına ilişkin temel bir çelişkiyi beraberinde getirir.
İktisat biliminin ortaya koyduğu çerçeve burada yeniden anlam kazanıyor: Kaynaklar sınırlıdır. Siyasal sistemin taşıyabileceği reform kapasitesi, toplumun kabul edebileceği değişim hızı ve güvenlik bürokrasisinin tolere edebileceği risk düzeyi belirli sınırlar içindedir. Buna karşın talepler sınırsız hale geldiğinde, ortaya çıkan şey bir uzlaşma zemini değil, bir tıkanma noktası olur.
İlk çözüm sürecinin en önemli derslerinden biri de tam olarak budur. Sürecin ilerleyebilmesi için tarafların taleplerini makul bir çerçevede tutması gerekirken, özellikle örgüt tarafının sahadaki güç projeksiyonunu artırmaya yönelik adımları, müzakereyi anlamsızlaştırmıştır. Hendek olayları, bu anlamda yalnızca bir güvenlik krizi değil, aynı zamanda müzakere sürecinin fiilen sona erdiğinin ilanı olmuştur.
Bugün benzer bir kırılmanın yaşanmaması için, geçmiş deneyimlerin dikkatle analiz edilmesi gerekmektedir. Süreçlerin başarısı, yalnızca iyi niyet beyanlarına değil, aynı zamanda reel politik sınırların kabulüne bağlıdır. Eğer bir taraf, süreci kendi maksimalist hedeflerine ulaşmanın aracı olarak görmeye devam ederse, bu durum karşılıklı güveni yeniden erozyona uğratacaktır.
Öte yandan, devletin de bu süreçlerde tek taraflı bir “verme” pozisyonuna itilmesi sürdürülebilir değildir. İktisadi analojiyi sürdürürsek, bir sistemde sürekli artan talepler karşısında kaynak üretimi aynı hızda artmıyorsa, kaçınılmaz olarak kriz ortaya çıkar. Siyasal alanda bu kriz, ya güvenlik politikalarının yeniden sertleşmesiyle ya da sürecin tamamen sona ermesiyle sonuçlanır.
Dolayısıyla bugün tartışılması gereken temel mesele, yeni bir çözüm sürecinin olup olmayacağından ziyade, böyle bir sürecin hangi sınırlar içinde yürütülebileceğidir. Bu sınırlar, yalnızca devletin kırmızı çizgileriyle değil, aynı zamanda toplumun geniş kesimlerinin kabul edebileceği makuliyetölçüleriyle de belirlenmelidir. Aksi halde süreç, dar bir siyasi çerçevede tartışılan ama geniş bir toplumsal maliyet üreten bir deneye dönüşebilir.
Sonuç olarak, Türkiye’nin çözüm arayışları, geçmişte olduğu gibi bugün de aynı temel paradoksla karşı karşıyadır: Sınırlı kaynaklar ve sınırsız talepler. Bu paradoks çözülemediği sürece, hangi isim altında olursa olsun benzer girişimlerin aynı akıbetle karşılaşma ihtimali yüksek olacaktır. Gerçekçi bir zemin inşa edilmeden, sembolik hamleler ve maksimalist söylemler üzerinden yürütülen her süreç, kendi içinde bir tıkanmayı da beraberinde taşır.
Tam da bu yüzden, yürütülecek herhangi bir sürecin müzakere alanında, terörizmin doğrudan mağduru olmuş kesimleri incitecek taleplerden özellikle kaçınılması ve bu tür taleplerin karşılanması konusunda azami hassasiyet gösterilmesi hayati önemdedir. Aksi halde mesele yalnızca bir siyasi müzakere olmaktan çıkar, toplumsal vicdanı yaralayan bir denge arayışına dönüşür.
Bugün ortaya çıkan tablo ise, kamuoyunda giderek daha fazla “eşitler arası bir müzakere” hissi üretmektedir. Oysa bu hissin, geçmişte bedel ödemiş geniş toplumsal kesimler üzerinde nasıl bir kırılma yaratacağı yeterince hesaba katılmamaktadır. Devlet ile silahlı bir yapı arasında kurulan bu türden bir denklik algısı, yalnızca siyasal değil, ahlaki bir tartışmayı da beraberinde getirir.
İşin ironik tarafı ise şudur: Bu sürece başından beri mesafeli duran, hatta karşı çıkan kesimlerin “haklı çıkmak” gibi bir motivasyonu hiçbir zaman öncelikli olmadı. Ancak gelinen noktada, DEM ve PKK çizgisinden gelen söylem ve eylemlerin, bu kesimlerin argümanlarını adeta yeniden üretir nitelikte olduğu görülüyor. Kimsenin “biz demiştik” demeye ihtiyacı yok belki; fakat görünen o ki, bazıları bu cümleyi kurdurmak için özel bir çaba sarf ediyor.