Simenarya’dan pazar bildirimi
Türk edebiyatında bazı romanlar yalnızca bir hikâye anlatmaz; aynı zamanda bir zihinsel sığınak kurar. Yalnızız da bunlardan biridir. Romanın merkezinde duran Simenarya, çoğu zaman bir ütopya olarak değerlendirilir. Fakat Simenarya yalnızca kusursuz bir toplum tasarımı değildir. O biraz da modern insanın gürültü karşısında zihnini koruma çabasıdır. Çünkü Peyami Safa’nın asıl meselesi şehir değil, insanın iç dünyasının dağılmasıdır.
Bugün dönüp o romana baktığımızda ilginç bir soru beliriyor: Eğer Samim ve çevresindeki karakterler bugünün dünyasında yaşasalardı, Simenarya’yı nasıl hayal ederlerdi? Daha doğrusu, sosyal medya çağında, bildirim yağmuru altında, her saniye fikir ve görüntü bombardımanına maruz kalan bir dünyada yeni kaçış yolları nasıl şekillenirdi?
Peyami Safa’nın yaşadığı dönemin krizi ile bugünün krizi arasında aslında görünenden daha fazla benzerlik var. O dönemde insan ruhunun parçalanması ideolojiler, savaşlar, hızlı şehirleşme ve kimlik bunalımı üzerinden yaşanıyordu. Bugün ise aynı parçalanma, bu kez hız üzerinden yaşanıyor. İnsan artık düşünceler arasında değil, ekranlar arasında bölünüyor.
Simenarya’nın temelinde bir “denge” arayışı vardır. Ruh ile madde arasında, akıl ile duygu arasında, birey ile toplum arasında bir ahenk özlemi… Bugünün insanı ise tam tersine sürekli dengesizlik içinde tutuluyor. Sosyal medya algoritmaları sakinleşmiş birey istemiyor; öfkelenen, tepki veren, anlık yaşayan insan istiyor. Çünkü dikkat ekonomisinin yakıtı huzur değil, huzursuzluk.
Belki de bu yüzden bugünün Simenarya’sı fiziksel bir ülke değil, dijital bir sessizlik olurdu.
Samim karakterini bugünün dünyasına bırakalım. Büyük ihtimalle sosyal medya hesaplarını kapatmış, haber akışını minimuma indirmiş, sürekli konuşan dünyanın karşısına bilinçli bir suskunluk koymaya çalışan biri olurdu. Çünkü artık insanın korunması gereken yanı bedeni değil zihni. Modern çağın istilası tanklarla değil, bildirim sesleriyle gerçekleşiyor.
Bugün insan aynı anda onlarca hayatı izliyor. Sabah bir savaş görüntüsü, öğlen bir yemek videosu, akşam bir ekonomik kriz yorumu, ardından bir eğlence içeriği… Zihin hiçbir duyguyu tam yaşayamadan diğerine savruluyor. Acı bile artık birkaç saniyelik. Sevinç de öyle. Bu çağın en büyük trajedisi belki de derinlik kaybı.
Peyami Safa’nın kahramanları tam da bundan korkardı. Çünkü onların meselesi bilgi eksikliği değil, mana eksikliğiydi. Bugünün insanı bilgiye tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar yakın; fakat anlam duygusuna bir o kadar uzak. Her şeyi öğreniyor ama hiçbir şeyi içselleştiremiyor.
Simenarya bu yüzden bugün bir “azaltma ideali” olarak ortaya çıkabilirdi. Daha az ekran, daha az gürültü, daha az hız… Modern dünyanın ilerleme diye sunduğu birçok şeyin aslında insan ruhunda yıkım oluşturduğunu fark eden insanların kurmaya çalışacağı küçük zihinsel adalar…
Belki de bugünün Samim’i bir dağa kaçmazdı. Çünkü artık insan dağa çıksa bile telefon sinyali peşinden geliyor. Kaçış fiziksel olmaktan çıktı; zihinsel hale geldi. Asıl mesele artık nerede yaşadığımız değil, zihnimizin kim tarafından işgal edildiği.
Çünkü çağımızın en büyük işgali dikkat üzerinde gerçekleşiyor.
İnsan artık kendi düşüncesiyle baş başa kalamıyor. Sessizlik bile tüketilecek bir içerik haline getirildi. Yolda yürürken kulaklık, evde video, masada telefon, yatarken ekran… Sürekli akan bir veri nehri içinde insanın kendi iç sesini duyması neredeyse imkânsız hale geldi. Oysa Simenarya’nınözü biraz da iç sese dönüş arzusuydu.
Belki de Peyami Safa bugün yaşasa, ütopyasını teknolojisiz bir dünya olarak kurmazdı. Çünkü teknoloji artık hayatın kaçınılmaz bir gerçeği. Fakat insanı merkeze almayan teknolojinin bir medeniyet değil, bir savrulma ürettiğini daha sert biçimde anlatırdı.
Bugünün insanı özgür olduğunu düşünüyor ama aslında sürekli yönlendiriliyor. Ne izleyeceğine, neye öfkeleneceğine, kimi alkışlayacağına çoğu zaman kendisi karar vermiyor. Algoritmalar, kalabalık psikolojisi ve anlık gündemler bireyin yerine düşünüyor. Simenarya ise tam tersine bağımsız zihnin ütopyasıydı.
Bu yüzden bugünün Simenarya’sında belki de en değerli şey “ulaşılamamak” olurdu.
Telefonun kapalı olduğu saatler… Sürekli fikir beyan etmek zorunda olmamak… Her tartışmaya dahil olmamak… Kendini kalabalığa ispat etmeye çalışmamak… Modern insan için bunlar artık lüks haline geldi. Oysa bir zamanlar bunlar hayatın doğal akışıydı.
İlginç olan şu ki; çağ ilerledikçe iletişim arttı ama anlaşma azaldı. İnsanlar birbirine daha çok ulaşıyor fakat birbirini daha az duyuyor. Herkes konuşuyor ama kimse gerçekten dinlemiyor. Simenarya’nın bugünkü karşılığı belki de tam burada ortaya çıkardı: Gürültünün değil, anlamın merkezi olan bir dünya.
Bugünün keşmekeşi yalnızca ekonomik ya da siyasi değil; aynı zamanda zihinsel bir keşmekeş. İnsan hangi fikrin gerçekten kendisine ait olduğunu bile ayırt etmekte zorlanıyor. Birkaç saat sosyal medyada dolaşan biri gün sonunda kendi duygularıyla algoritmanın yüklediği duyguları birbirine karıştırabiliyor.
Peyami Safa’nın karakterleri işte bu yüzden bugünün dünyasında çok daha yalnız hissederdi. Çünkü artık yalnızlık bile doğal değil. İnsan tek başına kaldığında hemen ekrana sarılıyor. Sessizlikle temas etmekten korkuyor. Oysa bazen insanı kurtaran şey tam da o sessizliktir.
Belki de yeni Simenarya büyük şehirlerin dışında değil, insanın kendi içinde kurulacaktı.
Dış dünyanın hızına karşı yavaşlamak… Her şeye anında tepki vermemek… Bilgiye boğulmak yerine düşünceyi derinleştirmek… Sürekli görünür olmaya çalışmak yerine kendi içine çekilmek… Bunlar artık romantik tercihler değil, zihinsel hayatta kalma yöntemleri.
Çünkü modern çağın insanı yorulmuş durumda. Sürekli haberdar olmak zorunda bırakılan, sürekli tepki vermesi beklenen, sürekli kendini göstermeye zorlanan insan aslında büyük bir zihinsel kalabalığın içinde kayboluyor.
Simenarya belki hiçbir zaman gerçek bir ülke olmadı. Ama bugün her zamankinden daha gerçek bir ihtiyacı temsil ediyor: Teknoloji ile her yere ulaşılan bu çağda İnsan ruhunun sığınacak bir yer arayışını.