Ortak İtiraz
Türkiye'de siyaset artık ilginç bir eşikten geçiyor. İktidar ile muhalefet arasındaki tartışmalar kadar, iktidar bloğunun kendi içinden yükselen küçük itirazlar da dikkat çekmeye başladı. Çünkü ekonomi, artık sadece muhalefetin eleştiri alanı olmaktan çıkıp iktidar çevrelerinde de farklı tonlarda dile getirilen bir gerçekliğe dönüşüyor.
Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu'nun Tekirdağ'da yaptığı konuşma bunun son örneklerinden biri oldu. Uraloğlu, devlet memurluğu yaptığı yıllarda maaşların bazen bir hafta, on gün geciktiğini hatırlatarak, bugün ise devletin 2053 hedeflerini planladığını söyledi. Mesaj açıktı: Geçmişin krizlerinden bugünün uzun vadeli vizyonuna ulaşıldığı anlatılmak isteniyordu.
Ancak bu sözlere beklenmedik bir isimden cevap geldi. MHP'nin önceki dönem milletvekillerinden Mustafa Hidayet Vahapoğlu, aynı dönemi yaşamış biri olarak bu anlatıya itiraz etti. İktidar ortağının içinden gelen bu çıkış, teknik olarak büyük bir siyasi kriz anlamına gelmiyor olabilir. Fakat sembolik açıdan önemli bir işaret taşıyor.
Çünkü tartışma aslında maaşların geçmişte kaç gün geciktiği değildir. Tartışma, ekonominin artık herkesin dokunmak zorunda kaldığı bir alan hâline gelmesidir.
Cumhur İttifakı siyasi birlikteliğini sürdürüyor. Stratejik konularda ortak hareket ediyor. Dış politika, terörle mücadele, savunma sanayisi veya anayasa tartışmaları gibi başlıklarda ciddi bir ayrışma görünmüyor. Buna rağmen ekonomik hayatın oluşturduğu baskı, zaman zaman ittifak içindeki isimlerin bile farklı değerlendirmeler yapmasına neden oluyor.
Bunun nedeni de oldukça basit: Ekonomi, siyasi sadakatten bağımsız olarak her vatandaşın cebine dokunan tek alan. Bir memur, emekli ya da asgari ücretli markete girdiğinde hangi partiye oy verdiği kasada fiyatı değiştirmiyor. Aynı şekilde kira öderken de siyasi kimliklerin bir önemi kalmıyor. Enflasyon, hayat pahalılığı ve alım gücü kaybı ortak bir gerçeklik oluşturuyor.
Tam da bu nedenle Türkiye'de son yıllarda çok dikkat çekici bir siyasal iletişim yöntemi uygulanıyor. Gündem sürekli değişiyor:
Bir hafta anayasa...
Bir hafta dış politika...
Bir hafta operasyonlar...
Bir hafta yargı...
Bir hafta belediyeler...
Bir hafta sosyal medya tartışmaları...
Her gün yeni bir başlık geliyor. Bu başlıkların her biri elbette kendi içinde önem taşıyor. Türkiye'nin güvenlik sorunları da var, dış politika meseleleri de var, hukuk tartışmaları da var. Fakat bütün bu gündemlerin ortak bir sonucu oluşuyor: Ekonomi sürekli ikinci plana itiliyor. Belki de Türkiye'de en istikrarlı şekilde yönetilen konu, gündemin sürekli değiştirilmesi oluyor.
Muhalefet ise tam bu noktada önemli bir sorun yaşıyor. Muhalefet ekonomik sıkıntıları anlatmaya çalışıyor ancak çoğu zaman kendi belirlediği gündemi değil, iktidarın açtığı tartışmaları takip ediyor.
Bir gün diploma...
Ertesi gün soruşturma...
Sonra kurultay...
Ardından belediye operasyonları...
Derken ekonomi yine arka sıralara düşüyor.
Toplum ise başka bir yerde yaşıyor. Siyaset televizyon ekranlarında konuşurken vatandaş pazarda fiyat konuşuyor. Siyaset sosyal medya üzerinden polemik üretirken insanlar kira hesaplıyor. Siyaset birbirine cevap verirken emekliler maaşlarının ay sonunu getirip getirmeyeceğini hesaplıyor. İşte asıl kopuş burada ortaya çıkıyor.
Muhalefetin toplumla arasındaki mesafenin temel nedeni yalnızca iktidarın medya gücü değildir. Aynı zamanda muhalefetin de toplumun gündemini sürekli merkezde tutamamasıdır.
İktidar ise tam tersine ekonominin konuşulmasını mümkün olduğunca sınırlayan bir siyasal iletişim dili kuruyor. Çünkü ekonomi konuşulduğunda rakamlar devreye giriyor:
Hayat pahalılığı konuşuluyor.
Alım gücü konuşuluyor.
Emekli maaşları konuşuluyor.
Kira fiyatları konuşuluyor.
Bunlar ise ideolojik tartışmalar kadar kolay yönetilebilen başlıklar değil. Bu nedenle gündem ne kadar çeşitlenirse ekonominin görünürlüğü de o kadar azalıyor.
Ancak görünen o ki ekonomik baskı artık sadece muhalefetin kullandığı bir argüman olmaktan çıkıyor. İktidarın kendi kadroları geçmiş ile bugün arasında kıyaslama yapma ihtiyacı hissediyor. İttifak ortaklarının eski isimleri bu kıyaslamalara itiraz edebiliyor. Bu bile tek başına ekonominin artık siyasetin en sessiz ama en güçlü belirleyicisi hâline geldiğini gösteriyor.
Türkiye bugün belki 2053 hedeflerini konuşuyor. Belki büyük altyapı projelerini konuşuyor. Belki jeopolitik gelişmeleri konuşuyor. Fakat vatandaşın günlük hayatında en büyük plan, ay sonunu getirebilmek olmaya devam ediyor.
Siyasetin belirlediği gündem ile toplumun yaşadığı gündem arasındaki mesafe büyüdükçe, tartışmalar daha sert ama çözüm arayışları daha zayıf hâle geliyor. Belki de Türkiye'nin bugün en önemli sorunu ekonomik krizden önce, ekonominin uzun süre ülkenin gerçek gündemi olarak konuşulamıyor olmasıdır.
Çünkü konuşulamayan her ekonomik sorun, ertelenmiş bir siyasi problem olarak geri dönüyor. Ve o geri dönüş, çoğu zaman yalnızca muhalefeti değil, aynı siyasi ittifakın içindeki isimleri bile farklı cümleler kurmaya mecbur bırakıyor. Bu yüzden Uraloğlu ile Vahapoğlu arasında ortaya çıkan kısa polemik, iki siyasetçinin kişisel görüş ayrılığından çok, ekonominin artık siyasi sınırları aşan ortak bir baskı alanına dönüştüğünün işaretlerinden biri olarak okunabilir.