Nereye gitti bu oylar?

İnanç Uysal

İnanç Uysal

Yazar
Tüm Yazıları

Siyasette parti değiştirmek yeni bir hadise değil. Türkiye'nin siyasi tarihinde milletvekillerinin, belediye başkanlarının, hatta siyasi partilerin bile bir siyasi yapıdan diğerine geçtiği sayısız örnek var. Dolayısıyla Üsküdar'da dört belediye meclis üyesinin Cumhuriyet Halk Partisi'nden istifa ederek AK Parti'ye geçmesini yalnızca “bir parti transferi” olarak değerlendirmek meseleyi fazlasıyla küçültmek olur.

Çünkü burada asıl konuşmamız gereken CHP ya da AK Parti değil, seçmenin iradesi.

Üsküdar'da belediye başkanvekilliği seçiminin yeniden yapılmasına karar verilmesinin ardından, seçime yalnızca iki gün kala dört CHP'li meclis üyesinin AK Parti'ye geçmesi, siyasi açıdan elbette önemlidir. Dört üye, meclisteki aritmetiği değiştirmiştir. Daha önemlisi, bu değişiklik doğrudan yapılacak başkanvekili seçiminin sonucunu etkileyebilecek bir nitelik taşımaktadır. Nitekim ilk seçimde CHP adayı dördüncü turda 22 oyla seçilmişti.

Geçiş yapan meclis üyeleri ise kararlarının herhangi bir baskı, tehdit veya pazarlık sonucu olmadığını; Üsküdar'a daha fazla hizmet edebilmek amacıyla AK Parti'ye katıldıklarını açıkladılar.

Elbette insanların siyasi kanaatlerini değiştirme hakkı vardır.

Bir insanın hayatının herhangi bir döneminde “Ben artık bu partinin siyasetini doğru bulmuyorum” deme hakkını tartışamayız. Hatta demokratik siyasetin temel şartlarından biri, insanların siyasi tercihlerinin değişebilmesidir.

Fakat burada çok önemli bir ayrım var.

Bir kişinin parti değiştirme özgürlüğü ile seçmenin verdiği temsil yetkisinin siyasi sonuçlarını değiştirmek aynı şey değildir.

Seçmen, belediye meclis üyesini yalnızca kişisel özellikleri nedeniyle seçmez. Onu bir siyasi partinin listesinde, o partinin programını, adayını ve siyasal çizgisini dikkate alarak seçer. Dolayısıyla seçilmiş kişi parti değiştirdiğinde hukuken görevini sürdürebiliyor olsa bile, siyasi açıdan çok daha zor bir soruyla karşı karşıya kalır:

“Sana verilen oy gerçekten senin şahsi oyun muydu?”

İşte asıl mesele burada başlıyor.

Üstelik bu yalnızca Üsküdar'a özgü bir problem de değil. Türkiye'de zaman zaman milletvekili, belediye başkanı veya meclis üyesi düzeyinde gerçekleşen parti değişiklikleri, siyasetin giderek seçmen iradesinden uzaklaşan bir “aritmetik oyununa” dönüşmesine neden oluyor.

Seçim günü vatandaş sandığa gidiyor.

Bir partiye oy veriyor.

Bir belediye başkanını ve o partinin meclis grubunu göreve getiriyor.

Sonra seçimden aylar veya yıllar sonra, seçtiği temsilcilerden bazıları başka bir partiye geçiyor.

Ve seçmenin verdiği oy, onun hiç tercih etmediği yeni bir siyasi denklemin parçası haline geliyor.

Burada seçmene verilen mesaj son derece tehlikeli:

“Sen sandıkta neye karar verirsen ver, siyaset sandıktan sonra yeniden kurulabilir.”

Bu mesaj, demokrasi açısından parti değiştirmekten çok daha ağır bir sonuç doğuruyor.

Çünkü seçmeni siyasetin öznesi olmaktan çıkarıp seyircisi haline getiriyor.

Üsküdar'daki olayın rahatsız edici taraflarından biri de tam olarak zamanlamasıdır. Seçimin yeniden yapılmasına yalnızca iki gün kala dört meclis üyesinin başka bir partiye geçmesi, doğal olarak “Bu dört kişinin siyasi tercihidir” açıklamasının çok ötesinde bir tartışma yaratıyor. Çünkü ortada henüz tamamlanmamış bir seçim süreci ve bu sürecin sonucunu etkileyebilecek yeni bir meclis aritmetiği var.

Burada CHP'nin tepki göstermesini anlamak mümkündür.

Fakat aynı zamanda AK Parti açısından da mesele yalnızca “dört yeni arkadaş kazanmak” şeklinde görülmemelidir.

Çünkü siyasette her kazanım gerçekten bir kazanım değildir.

Bir siyasi parti başka bir partinin seçilmişlerini bünyesine kattığında, kısa vadede sandalye kazanabilir. Ancak seçmende oluşan “Benim verdiğim oyun sahibi kim?” duygusunu da büyütebilir.

Bugün CHP'nin başına gelen, yarın başka bir partinin başına gelebilir.

Bugün AK Parti'nin lehine işleyen bir transfer, yarın AK Parti aleyhine gerçekleşebilir.

Dolayısıyla burada parti tutarak savunulacak bir mesele yoktur.

Dün CHP'li seçmenin oyunu boşa çıkaran transfer yanlışsa, yarın AK Parti seçmeninin oyunu boşa çıkaran transfer de yanlıştır.

Demokrasinin ölçüsü budur.

Asıl kaybeden de çoğu zaman transfer edilen veya transfer yapan siyasetçi değil, seçmendir.

Çünkü siyasetçi yeni partisinde koltuğunu koruyabilir. Parti yeni bir sandalye kazanabilir. Mecliste yeni bir çoğunluk hesabı yapılabilir.

Ama seçmen bütün bunları izlerken şunu düşünmeye başlarsa:

“Ben neden oy veriyorum?”

İşte demokratik sistem açısından asıl tehlike orada başlar.

Seçmenin sandığa gitmesi için yalnızca seçim yapılması yetmez. Seçmenin, verdiği oyun seçimden sonra da bir anlam taşıdığına inanması gerekir.

Sandık, yalnızca oy pusulasının kutuya atıldığı yer değildir.

Sandık, seçmenin siyasetçiye verdiği emanettir.

O emanetin sahibi siyasetçi değildir.

Parti yöneticisi değildir.

Meclis grubu değildir.

Oyun sahibi seçmendir.

Bu nedenle artık siyasi partilerin ve seçilmişlerin kendilerine şu soruyu sorması gerekiyor:

“Bunu yapmaya hukuken hakkım var mı?” sorusundan önce, “Bunu bana oy veren seçmene nasıl anlatacağım?” sorusunu soruyor muyum?

Çünkü demokrasiyi yalnızca kanunlar ayakta tutmaz.

Biraz da siyasi ahlak ve seçmene duyulan saygı ayakta tutar.

Üsküdar'da yaşanan tartışmanın asıl öğretici tarafı da budur.

Mesele dört kişinin hangi partiye geçtiği değildir.

Mesele, dört kişinin tercihinin binlerce seçmenin sandıkta yaptığı tercihin yerine geçip geçemeyeceğidir.

Eğer siyasetçilerin kişisel veya grupsal tercihleri, seçmenin sandıkta oluşturduğu siyasi tabloyu seçimden sonra sürekli değiştirebiliyorsa, bir süre sonra seçmen kendisini siyasetin sahibi değil, siyasetin figüranı olarak görmeye başlar.

Ve bundan daha tehlikeli bir siyasi sonuç düşünmek zordur.

Çünkü seçmeni siyasetten soğutan şey yalnızca kaybettiği seçim değildir; verdiği oyun hiçbir şey ifade etmediğine inanmasıdır.

Belki de bugün bütün siyasi partilerin, bütün seçilmişlerin ve bütün siyasetçilerin Üsküdar üzerinden kendilerine sormaları gereken soru tam olarak budur:

Biz seçmenin oyunu gerçekten emanet olarak mı görüyoruz, yoksa seçimden sonra yeniden dağıtılabilecek bir siyasi sermaye olarak mı?