Ne önerirsiniz Sayın Barrack?

İnanç Uysal

İnanç Uysal

Yazar
Tüm Yazıları

Son iki gün içinde ABD Başkanı’nın peş peşe yaptığı açıklamalarda, biri “modası geçmiş ve işlevsiz” diye nitelenen ulus-devlet modeli ile diğeri “sorun üretmekten başka işe yaramayan” ademi merkeziyetçi yapı, bir tür siyasal deneme tahtasına dönüştürüldü. Bu iki zıt gibi görünen modelin de kısa süre içinde aynı sepete konarak “işe yaramaz” ilan edilmesi, sadece küresel politika tartışmalarında değil, özellikle Ortadoğu bağlamında çok daha ciddi bir entelektüel ve tarihsel sorgulamayı gerektiriyor.

Zira burada asıl mesele, hangi modelin daha “verimli” ya da “çağa uygun” olduğu değil; kimin, kimin adına, hangi coğrafyaya, hangi tarihsel ve toplumsal dokudan kopuk biçimde yeni bir siyasal kıyafet dikmeye kalktığıdır. Daha açık soralım: Bize neden yeni bir kıyafet öneriyorsunuz?

Ulus-devlet, bugün kimi çevrelerce “aşılması gereken bir arkaik yapı” olarak sunulsa da, Anderson’ın işaret ettiği üzere, bu form sadece bir yönetim modeli değil, aynı zamanda “hayali cemaat” içinde inşa edilen güçlü bir aidiyet ve toplumsal dayanışma biçimidir. Weber’in otorite ve meşruiyet tartışmalarından Gellner’in milliyetçilik-modernleşme ilişkisine kadar uzanan geniş akademik literatür, ulus-devleti salt bir bürokratik yapı değil, modern toplumsal düzenin kurucu taşı olarak tanımlar. Türkiye örneğinde ise bu model, sadece siyasî egemenliğin değil, aynı zamanda parçalanmış bir imparatorluk bakiyesinden modern bir yurttaşlık bilincine geçişin de temel zeminidir.

Peki, sorun gerçekten ulus-devlet midir? Yoksa mesele, bazı devletlerin bu modeli kötü kullanması, adaletsiz yönetimlerin, otoriter reflekslerin ya da küresel güç dengeleriyle kurulan sorunlu ilişkilerin, bilerek ya da bilmeyerek “ulus-devlet fikrinin kendisine” fatura edilmesi midir?

Bu noktada Türkiye’ye dönüp bakmak gerekir. Türkiye Cumhuriyeti, her türlü tarihsel kırılmaya ve siyasal dalgalanmaya rağmen, ortak bir hukuk, vatandaşlık ve kamusal alan inşa edebilmiş nadir ülkelerden biridir. Dil, kültür, mezhep, ideoloji ve sınıf farklılıklarına rağmen halen birlikte yaşayabilme iddiasını ve pratiğini sürdürebiliyor olması, onu bölgesinde istisnai bir örnek hâline getiriyor.

Böylesi bir tarihsel ve siyasal gerçekliğe sahip bir ülkeye dışarıdan “yeni bir yönetim modeli” önermek, yalnızca akademik bir tartışma değil, doğrudan siyasal ve kültürel bir müdahale anlamı taşır.

Tam da bu yüzden şu sorular kaçınılmaz olarak masaya gelir: Bize sordunuz mu? Bu toplumun kendisini nasıl tanımladığını, neyi korumak istediğini, neyi dönüştürmeye razı olduğunu araştırdınız mı? Yoksa bu tartışmalar, haritalar üzerinde cetvelle çizilen sınırlar gibi mi kurgulanıyor? Ulus-devletle olan sorununuz tam olarak nedir ve bu sorunu çözme iddiasıyla, yerine neyi koymayı öneriyorsunuz?

Ademi merkeziyetçilik, teorik olarak yerel demokrasi ve katılımı güçlendiren bir sistem olarak savunulabilir. Ancak Ortadoğu gibi son yüz yılda kimlik, sınır ve aidiyet üzerinden defalarca parçalanmış, dış müdahalelerle şekillenmiş, iç çatışmalarla yorulmuş bir coğrafyada, bu model çoğu zaman yönetilebilir çoğulculuktan ziyade, yönetilemez bir parçalanma riskine işaret etmiştir. Irak, Suriye, Lübnan ve hatta Libya örnekleri, bunun en görünür gerçekliğidir. Bu yüzden mesele, teorinin güzelliği değil, pratiğin sonuçlarıdır.

Bu noktada ABD Başkanının iki gün içinde birbiriyle zıt gibi görünen iki modeli de “işe yaramaz” olarak nitelendirmesi, aslında bize daha büyük bir boşluğu gösteriyor: Eğer ne ulus-devlet ne de ademi merkeziyetçilik işe yarıyorsa, peki önerilen üçüncü yol nedir? Daha doğrusu, bu coğrafya için kimin aklında nasıl bir siyasal tasarım vardır?

Soruyu bir adım daha ileri taşıyalım: Bu yeni model, Ortadoğu halklarının tarihsel hafızasıyla, kültürel kodlarıyla, dini ve etnik yapısıyla nasıl bir uyum ilişkisindedir? Yoksa yine modern dünyanın merkezlerinden üretilmiş, “evrensel” olduğu iddia edilen ama yerelle neredeyse hiç temas etmeyen soyut bir kurgu mu söz konusudur?

Türkiye özelinde ise konu daha da anlam kazanmaktadır. Zira Türkiye, güçlü merkezi yapısını, yerel yönetimleri ve demokratik açılım alanlarını dengelemeye çalışan kendine özgü bir siyasal deneyime sahiptir. Her ne kadar bu deneyim kusursuz olmasa da bir dış müdahaleyi değil, içeriden tartışılmayı ve dönüştürülmeyi hak eder. Bu bağlamda Türkiye’ye bir model “önermek” değil, Türkiye’nin kendi modelini geliştirmesine alan açmak esas olmalıdır.

O halde soru açıktır: Türk halkına ve Türkiye’nin idaresine nasıl bir istikamet çizmek istiyorsunuz? Bu istikameti belirlerken, Türk tarihinin, sosyolojisinin, siyasal geleneğinin ve kolektif hafızasının neresinde duruyorsunuz? Yoksa bu ülke de diğerleri gibi bir biçimsiz deney alanı olarak mı görülüyor?

“Bize yeni bir kıyafet öneriyorsunuz ama ölçü aldınız mı?” sorusu, tam da burada anlam kazanır. Çünkü mesele yalnızca model değil; kimlik, egemenlik ve onur meselesidir. Bir toplumun kendi kaderini tayin hakkı, sadece seçim sandığıyla değil, hangi kavramlarla, hangi çerçevelerle ve hangi siyasal formlarla tanımlanacağını da kapsar.

Bu yüzden, belki de tartışmayı tersten başlatmak gerekir: Türkiye’ye ve Ortadoğu’ya hangi modeli önereceğinizi değil, bu halklara neden hâlâ bir model önermek zorunda hissettiğinizi sorgulamak daha isabetli bir başlangıç olacaktır. Çünkü asıl entelektüel ve ahlaki soru tam da burada yatmaktadır.

Ve belki de cevap, dışarıda değil, içeride aranmalıdır.