Mesele ölçüyü kaçırmamak

İnanç Uysal

İnanç Uysal

Yazar
Tüm Yazıları

Türkiye'de siyaset uzun zamandır fikirler üzerinden değil, karşıtlıklar üzerinden yürüyor. Bir olay yaşanıyor; önce olayın kendisi değil, kimin söylediği, kimin eleştirdiği, kimin savunduğu konuşuluyor. Ardından herkes ait olduğu siyasi mahallenin pozisyonunu alıyor. Gerçekler, ilkeler ve ölçüler ise bu saflaşmanın arasında kayboluyor.

Son günlerde bir vali üzerinden yaşanan tartışma tam da bunun son örneklerinden biri oldu.

Bir CHP milletvekili, Meclis kürsüsünden bir valiyi sert ifadelerle eleştirdi. Konuşmanın en çok dikkat çeken kısmı ise sosyal medyada sıkça paylaşılan "TikTokçu valiler türedi" sözleri oldu. İlk anda birçok kişi eleştiriyi yapan milletvekilinin iktidar partisine mensup olduğunu düşündü. Çünkü son yıllarda muhafazakâr seçmenin veya devlet geleneğini önemseyen kesimlerin dile getirdiği eleştirilerin daha çok sağ siyasetten gelmesine alışılmıştı. Oysa eleştiriyi yapan isim CHP milletvekili İnan Akgün Alp'ti.

Asıl dikkat çekici olan ise bundan sonra yaşandı.

Valiyi destekleyen çevreler meseleyi yalnızca bir savunma refleksiyle karşılamadı; adeta bir kampanyaya dönüştürdü. Bisiklet festivali üzerinden yeni bir tartışma başlatıldı. Vali de festivalde yeniden bisiklet kullandı, görüntüler paylaşıldı. Doğrudan bir cevap verilmese de oluşan atmosfer, eleştirilere karşı verilmiş dolaylı bir mesaj olarak algılandı.

Ardından Resmî Gazete'de tek kişilik bir kararname yayımlandı ve vali görevden alındı.

İşte bu nokta, olayın asıl tartışılması gereken tarafını oluşturuyor.

Ankara bürokrasisinde yıllardır konuşulan yazılı olmayan bir kural vardır. Muhalefetin hedef aldığı bürokratların görevden alınması kolay kolay beklenmez. Hatta tam tersine, muhalefetin sert eleştirisi o bürokratın iktidar nezdindeki konumunu güçlendirebilir. Bu nedenle bazı bürokratlar muhalefetin eleştirilerini adeta bir referans gibi görür.

Bu olay ise o ezberi bozmuş görünüyor.

Üstelik Ankara kulislerinde kapsamlı bir valiler kararnamesinin hazırlandığı uzun süredir konuşuluyordu. Eğer istenseydi ilgili vali o kararname içerisinde merkeze çekilebilir, konu da büyük tartışmalara yol açmadan kapanabilirdi. Bunun yerine tek kişilik bir kararname tercih edildi.

Bu tercihin siyasi anlamı elbette farklı yorumlara açıktır. Ancak görünen gerçek şudur: Atayan irade, görevden alma iradesini de göstermiştir.

Tam bu noktada yine alışılmış refleksler devreye girdi.

Bir kesim, "Demek ki milletvekilinin eleştirisi haklıymış." dedi.

Diğer kesim ise, "Muhalefet eleştirdiği için görevden alındı." diyerek valiyi sahiplenmeye başladı.

Oysa iki yaklaşım da aynı hastalığın ürünüdür.

Çünkü her iki tarafta da mesele ilke değildir; karşı tarafın pozisyonudur.

Bugün Türkiye'de birçok tartışma "Doğru nedir?" sorusuyla başlamıyor.

"Düşmanım ne diyor?" sorusuyla başlıyor.

Karşı taraf savunuyorsa ben eleştireyim.

Karşı taraf eleştiriyorsa ben savunayım.

Bu anlayışın adı siyaset değildir; refleks siyasetidir.

Oysa devlet yönetiminde reflekslerle değil, kurumların itibarıyla hareket edilmesi gerekir.

Valilik makamı herhangi bir kamu görevi değildir. Devleti temsil eden en üst mülki amirliktir. Vatandaş açısından devletin görünen yüzüdür. Bu makamın taşıdığı sembolik ağırlık da yaptığı her davranışın sıradan bir bireyin davranışı gibi değerlendirilmesini engeller.

Burada mesele bisiklete binmek değildir.

Mesele spor yapmak da değildir.

Mesele sosyal medya kullanmak da değildir.

Mesele, devleti temsil eden makamın görünürlüğünün hangi ölçüler içerisinde olması gerektiğidir.

Devlet ciddiyeti bazen yazılı kurallardan değil, geleneklerden beslenir. Bürokrasi yalnızca mevzuatla değil, temsil kültürüyle de ayakta durur. Bu yüzden aynı davranış sıradan bir vatandaş için doğal karşılanırken, devlet adına görev yapan bir makam sahibi için farklı değerlendirilebilir.

Bugün buna "Ne var bunda?" diye itiraz edenler olabilir.

Elbette olabilir.

Ancak aynı kişiler yarın başka bir bürokratın farklı bir sosyal medya gösterisini de aynı rahatlıkla savunabilecekler mi?

İlke burada ortaya çıkar.

İlkeler kişilere göre değişmez.

Kimin yaptığına göre değişen ölçülerin adı ilke değil, taraftarlıktır.

Belki de bu olayın en önemli tarafı görevden alma kararı değil, bize tuttuğu aynadır.

Çünkü tartışmanın merkezinde bir vali yoktur.

Merkezde, Türkiye'nin giderek derinleşen karşıtlık siyaseti vardır.

Artık olayları kendi bağlamında değerlendirmek yerine, siyasi kampların gözlüğüyle yorumluyoruz. Devlet ciddiyeti, kurum kültürü, temsil sorumluluğu gibi kavramlar ikinci plana itiliyor. Herkes önce kendi cephesini tahkim etmeye çalışıyor.

Oysa devlet, günlük siyasi tartışmaların üzerinde durabilen kurumlarla güç kazanır.

Karşıtlık üzerinden üretilen siyaset ise günü kurtarabilir; fakat kurumsal kültürü zayıflatır.

Belki de bu olaydan çıkarılması gereken en önemli ders şudur:

Bir davranışı değerlendirirken önce "Kim yaptı?" sorusunu değil, "Devleti temsil eden bir makam için doğru olan nedir?" sorusunu sormayı yeniden öğrenmeliyiz. Çünkü kişiler gelip geçer, makamlar kalır. Devletin itibarı da tam olarak bu ayrımın korunabildiği ölçüde güçlenir.

Siyaset