Medyada kurulan terazi

İnanç Uysal

İnanç Uysal

Yazar
Tüm Yazıları

Suçun ve suçlunun objektif kriterlerle belirlendiğine dair inanç ne zaman sarsılır? Mahkeme kararları açıklandığında mı, yoksa henüz iddianame bile yazılmadan manşetler atıldığında mı? Asıl kırılma anı, yargıdan önce hükmün verildiği o tanıdık anda mı yaşanır? Türkiye’de bu soruların cevabını aramak için çok geriye gitmeye gerek yok. Son birkaç yıl, hatta son birkaç ay bile yeterince örnek sunuyor.

Medyanın “kesinlik” dili ne zaman devreye girer? “İddiaya göre”nin yerini “işte suçlu” aldığında mı? “Soruşturma sürüyor” cümlesi neden bu kadar kısa ömürlüdür? Bir isim, bir fotoğraf, bir video parçası ekrana düştüğünde, masumiyet karinesinin neden buharlaştığını kim açıklayabilir? Hukuk tarihinin en temel uyarılarından biri hâlâ geçerli değil mi? CesareBeccaria yüzyıllar önce, Bir kimse hakkında hüküm verilmeden önce onu suçlu saymak, toplumu korumak değil, adaleti ortadan kaldırmaktır derken tam olarak bugünü tarif etmiyor muydu? Yoksa bu ilke artık sadece ders kitaplarında hatırlanan bir nezaket kuralına mı dönüştü?

Yakın tarihimizde kesin konuşan, hüküm dağıtan, mahkemeyi beklemeye gerek görmeyen yayınların sahipleri bugün nerede duruyor? Dün “kesin” dedikleri dosyalar çöktüğünde bir özür, bir muhasebe, en azından bir suskunluk gördük mü? Yoksa aynı refleksle, sadece aktörleri değiştirerek yolumuza devam mı ediyoruz? Medya neden her defasında “bu sefer farklı” hissini üretmeyi başarıyor?

Bu tekrarın neredeyse mekanik hâle gelmesi tesadüf mü? Her medya kuruluşunun yakın durduğu siyasi, ideolojik ya da ekonomik alana göre pozisyon alması artık sıradan bir tercih mi, yoksa sistemin kendisi mi böyle işliyor? Bir dosya “bizden” birini içeriyorsa sorular neden çoğalıyor da,onlardan” birini içerdiğinde neden birdenbire her şey çok netleşiyor?

Adalet terazisini tutan o gözleri bağlı figürün kendi medyasını ya da kendi tarafının yönlendirici erklerini duymamasını sağlamak kolay olmayacak gibi. Sosyal medyada hangi etiketin daha çok paylaşıldığı, hangi öfkenin sesinin daha gür çıktığı, hangi ekranın daha yüksek sesle bağırdığı yargı süreçlerini ne kadar etkiliyor? Bir hâkim ya da savcı bu iklimden tamamen azade olabilir mi? Olabiliyorsa bile toplum buna inanıyor mu? Hukuk felsefecisi Lon L. Fuller’ın uyarısı bu noktada rahatsız edici biçimde güncel: Hukuk, tutarlı kurallar yerine anlık tepkilerle işlemeye başladığında, artık bir hukuk sistemi değil, organize edilmiş bir kanaat rejimi ortaya çıkar.” Bugün yaşadığımız tam olarak bu değil mi?

Peki ya biz? İzleyici, okur, yurttaş olarak bu oyunun neresindeyiz? “Herkes biliyor zaten” cümlesini kurarken neyi biliyoruz? Bilgi dediğimiz şey, tekrar edilen bir kanaatten ibaret olabilir mi? Medyada defalarca gördüğümüz bir fotoğraf, bir cümle, bir başlık, zihnimizde nasıl oluyor da delil yerine geçebiliyor?

Bugün adli konular neden neredeyse birer siyasi kampanya malzemesine dönüşüyor? Bir tutuklama kararı sevinçle karşılanırken, bir tahliye öfke yaratıyorsa, burada adalet duygusundan mı yoksa aidiyet refleksinden mi söz ediyoruz? Hukukun soğukkanlılığı, taraf tutma arzusunun neresinde eriyor?

Daha da rahatsız edici olan şu değil mi: Bu dil artık istisna değil, norm hâline geliyor. “Yargıya saygı” ifadesi, sadece hoşumuza giden kararlar için hatırlanan bir temenniye dönüşüyor. Hoşumuza gitmeyen kararlar ise hemen “zaten belliydi” ya da “arka planı varcümleleriyle açıklanıyor. Bu seçici saygı, hukuku güçlendirir mi, yoksa onu bir araç hâline mi getirir?

Geçmişte yanılanlar neden ders almıyor? Çünkü yanılmanın bedeli yok mu? Dün yanlış manşet atan, bugün aynı kesinlikle yeni dosyalar hakkında konuşabiliyorsa, burada bir sorumluluk eksikliğinden mi söz etmeliyiz? Yoksa hız, reyting ve etkileşim çağında doğruluğun artık ikincil bir mesele olduğunu mu kabulleniyoruz?

Asıl soru belki de şu: Suçun gerçekten kime ait olduğundan çok, suçlu ilan etme yetkisinin kimde olduğu mu önemli hâle geldi? Bu yetki bazen ekranda, bazen manşette, bazen de kalabalığın ortak öfkesinde mi toplanıyor? Eğer böyleyse, yarın bu mekanizma kime döner?

Bugün alkışladığımız kesinlik, yarın bizi hedef aldığında ne yapacağız? Dün başkaları için askıya alınan masumiyet karinesi, yarın bizim için neden çalışsın? Adalet, sadece “doğru tarafta” olduğumuza inandığımız sürece mi değerlidir?

Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir: Hukukun yerini kanaatin, yargının yerini manşetin aldığı bir düzende, kim gerçekten güvende? Ve daha önemlisi, bu düzeni her gün biraz daha normalleştiren bizler, ne zaman durup “bir dakika” diyeceğiz?