Kürt sorunu mu, Kürdün sorunu mu?
Ahmet Türk'ün geçtiğimiz günlerde yaptığı bir konuşmada kullandığı şu ifade oldukça dikkat çekiciydi:
"Kimliğim yok, dilim yok, halkım yok sayılıyor. İşte Kürt sorunu benim."
Bu cümle ilk bakışta kimlik merkezli bir itiraz gibi okunabilir. Ancak biraz daha derine indiğimizde farklı bir soruyla karşılaşırız:
Gerçekten "Kürt sorunu" dediğimiz şey nedir?
Daha da önemlisi, bu sorunun bütün yükünü yalnızca devlet politikalarına, kimlik tartışmalarına veya güvenlik meselelerine yüklemek ne kadar doğrudur?
"Kürt sorunu" diye tarif edilen meselenin önemli bir bölümü aslında "Kürdün sorunu" olabilir mi?
Çünkü Ahmet Türk yukarıda alıntıladığım cümlesine şöyle başlıyor: “Kürdistan’da geniş toprakları olan bir ailenin çocuğuyum” Buradan bakınca karşımıza çıkan tablo, yalnızca etnik kimlik eksenli bir çatışma değil, aynı zamanda son derece güçlü bir feodal düzenin ürettiği sosyal ve ekonomik bir çıkmazdır.
Türkiye'nin batısında sanayi devrimiyle, şehirleşmeyle ve eğitimle aşınan birçok toplumsal yapı, doğu ve güneydoğuda çok daha uzun süre varlığını korudu.
Ağalık sistemi...
Aşiret düzeni...
Toprak mülkiyetinin birkaç ailede toplanması...
Siyasal temsilin belli soyadlarının tekelinde kalması...
Bunların hiçbiri romantik folklor unsurları değildir. Bunlar doğrudan ekonomik eşitsizlik üreten yapılardır.
Bugün Ahmet Türk'ün kendisi de konuşmasında "Kürdistan'da geniş toprağı olan bir ailenin çocuğuyum" ifadesini kullanmıştır.
Tam da burada ilginç bir paradoks ortaya çıkıyor.
Türkiye'de Kürt meselesi üzerine konuşan aktörlerin önemli bir kısmı, tarihsel olarak o feodal düzenin içinden gelmiştir.
Yani sorun yalnızca devletle Kürtler arasında yaşanan bir sorun değildir.
Aynı zamanda Kürt toplumunun kendi içindeki sınıfsal ve ekonomik ilişkilerden doğan bir sorundur.
Bir köylünün toprağa erişememesi, bir gencin eğitim imkanlarından mahrum kalması, yatırımın bölgeye ulaşmaması, kadınların toplumsal hayatta geri planda kalması gibi meselelerin tamamını sadece "kimlik" başlığı altında açıklamak mümkün değildir.
Çünkü bunların önemli bir kısmı feodalitenin doğal sonuçlarıdır
Feodal yapılar dünyanın her yerinde benzer davranır.
Kendi varlıklarını sürdürmek isterler.
Toplumu bireylerden değil bağlılıklardan oluştururlar.
Vatandaş yerine mensup üretirler.
Hak yerine sadakat talep ederler.
Bu nedenle feodal yapıların güçlü olduğu yerlerde demokrasi de zor gelişir.
Çünkü demokrasi bireyi güçlendirir.
Feodalite ise bireyi değil aşireti güçlendirir.
Tam da bu yüzden bölgenin temel meselelerinden biri, modern vatandaşlık kültürünün yeterince gelişememiş olmasıdır.
Bugün hâlâ birçok yerde seçim sonuçlarının aşiret dengeleri üzerinden okunması tesadüf değildir.
Bir insanın hangi partiye oy vereceğine bireysel karar vermesi ile bir aşiretin topluca siyasi pozisyon belirlemesi arasında büyük fark vardır.
Birincisi demokrasi üretir.
İkincisi feodal bağlılık üretir.
Bu nedenle yıllardır çözüm aranan meselenin önemli bir boyutu gözlerden kaçırılmaktadır.
Kimlik tartışmaları konuşulurken feodal yapıların toplum üzerindeki etkisi çoğu zaman bilinçli olarak gündem dışı bırakılmaktadır.
Burada tarih boyunca defalarca karşımıza çıkan temel bir soru vardır:
Bir düzeni ayakta tutan aktörler o düzeni değiştirebilir mi?
Bu soru yalnızca Kürt siyaseti için değil, bütün toplumlar için geçerlidir.
Avrupa'da aristokrasiyi aristokratlar tasfiye etmedi.
Sanayi toplumunu feodal beyler kurmadı.
Modern vatandaşlık anlayışını derebeyleri inşa etmedi.
Çünkü bir yapının ürettiği imtiyazlardan beslenenler, o yapıyı değiştirmeye en az istekli olan kesimlerdir.
Bugün Kürt meselesi üzerine söz söyleyen siyasal aktörlerin önemli bölümü onlarca yıldır aynı sosyolojik zeminden beslenmektedir.
Bu durum ister istemez şu soruyu gündeme getiriyor:
Eğer sorun gerçekten feodal yapının ürettiği ekonomik ve sosyal eşitsizliklerden kaynaklanıyorsa, bu yapının içinden çıkan siyasetçiler çözümün neresindedir?
Çözümün parçası mı?
Yoksa sorunun devamlılığının bir parçası mı?
Kimlik ve Ekonomi Birbirinden Ayrı Değildir
Elbette meseleyi yalnızca ekonomik boyuta indirgemek de doğru olmaz.
Kimlik talepleri, kültürel haklar, dil meselesi ve geçmişte yaşanan yanlış uygulamalar toplum hafızasında yer tutmaktadır.
Ancak bu gerçek, ekonomik ve sınıfsal boyutun üzerini örtmemelidir.
Çünkü dünyanın her yerinde yoksulluk ile kimlik siyaseti arasında güçlü bir ilişki vardır.
İşsizliğin yüksek olduğu, eğitim seviyesinin düşük kaldığı, sosyal hareketliliğin sınırlı olduğu toplumlarda kimlik siyaseti daha sert yaşanır.
Bu nedenle kalıcı çözüm yalnızca siyasi sloganlarla değil, sosyal dönüşümle mümkündür.
Bir genç aşiret referansı olmadan iş bulabiliyorsa...
Bir kadın aile baskısından bağımsız eğitim alabiliyorsa...
Bir çiftçi toprak sahibine bağımlı olmadan üretim yapabiliyorsa...
Bir öğrenci kendi geleceğini kendi emeğiyle kurabiliyorsa...
İşte o zaman feodalite çözülmeye başlar.
Ve feodalitenin çözülmesi, çoğu zaman etnik gerilimlerin de azalmasını sağlar.
Türkiye uzun yıllardır "Kürt sorunu" başlığını tartışıyor.
Ancak belki de artık meseleye farklı bir açıdan bakmak gerekiyor.
Aslında konuşmamız gereken şey yalnızca Kürt sorunu değildir.
Kürdün sorunudur.
Ve bu sorunun merkezinde büyük ölçüde feodalite vardır.
Çünkü feodalite sadece ekonomik geri kalmışlık üretmez; aynı zamanda bağımlılık üretir, eşitsizlik üretir, temsil sorunları üretir ve toplumsal gelişimi yavaşlatır.
Bu yüzden çözüm yalnızca devlet politikalarında değil, toplumun kendi iç dönüşümünde de aranmalıdır.
Aksi halde aynı yapılar korunurken, aynı aktörler sahnede kalırken ve aynı ilişkiler ağı sürerken, sorunun adı değişse bile kendisi değişmeyecektir.
Çünkü tarih bize şunu öğretmiştir:
Sorunlardan beslenen yapılar, o sorunları çözmekte genellikle başarısız olurlar.
Ve bazen bir sorunu çözmenin ilk adımı, onu doğru isimlendirmektir. Bugün belki de yapılması gereken tam olarak budur: "Kürt sorunu" ile "Kürdün sorunu" arasındaki farkı cesaretle konuşabilmek.