Küresel rıza ekonomisi - Trump ve Maduro
ABD’nin Venezüella tarafından vurulduğu iddiası –doğruluğu tartışmalı olsa bile– Türkiye medyasında son derece tanıdık bir refleksi yeniden harekete geçirdi. Olayın kendisi, yani neyin, neden ve hangi bağlamda yaşandığı kısa sürede arka plana itildi; onun yerine liderler üzerinden kurulan bir ahlaki karşılaştırma gündeme yerleşti. Trump mı daha kötü, Maduromu? Emperyalist olan mı daha tehlikeli, yoksa anti-emperyalist olduğunu iddia eden mi? Böylece karmaşık bir küresel ilişki ağı, basit bir “kötülük sıralaması”na indirgenmiş oldu.
Bu tür tartışmalar ilk bakışta politik gibi görünse de, esasen toplumsal davranışların nasıl yönlendirildiğine dair güçlü ipuçları barındırır. Çünkü liderler arası bu sembolik yarış, uluslararası ilişkileri anlamaya değil; toplumların hangi duygularla, hangi sınırlar içinde tepki vereceğinin belirlenmesine hizmet eder. Öfke, korku ve aidiyet, belirli figürler etrafında yoğunlaştırılırken; yapısal ilişkiler görünmez kılınır.
Burada sorulması gereken ilk soru şudur: Toplumlar gerçekten liderleri mi tartışıyor, yoksa liderler aracılığıyla kendilerine sunulan bir düşünme ve hissetme biçimini mi yeniden üretiyor?
Petrol ekonomisi bu sorunun merkezinde yer alır. Petrol yalnızca bir enerji kaynağı değil; aynı zamanda modern iktidarın sürekliliğini sağlayan temel araçlardan biridir. Venezüella gibi ülkelerde petrol, doğrudan toplumsal rızanın maddi zemini hâline gelirken; ABD gibi küresel merkezlerde aynı kaynak, askeri kapasiteyi, finansal üstünlüğü ve müdahale hakkını besler. Farklı biçimlerde işleyen bu düzeneklerin ortak noktası, toplumsal davranışları doğrudan zor yoluyla değil, dolaylı mekanizmalarla yönlendirmesidir.
Tam da bu noktada, Gramsci’nin “rıza” kavramı açıklayıcı hâle gelir. İktidar yalnızca baskı yoluyla değil, insanların bu düzeni doğal ve kaçınılmaz kabul etmesini sağlayarak işler. Liderler üzerinden kurulan anlatılar, bu rızanın üretiminde kilit rol oynar. Tartışma, petrol gelirlerinin kimler tarafından ve hangi küresel ağlara bağlanarak yönetildiğinden uzaklaştıkça; toplumlar “haklı olan taraf”ı seçmekle yetinir. Böylece sistem sorgulanmaz, yalnızca aktörler yer değiştirir.
Türkiye medyasında oluşan “hangi lider daha kötü?” yarışı da bu hegemonik düzenin bir parçasıdır. Çünkü ahlaki karşılaştırmalar, yapısal eleştirinin önünü keser. Eğer mesele Trump’ın kişisel kibri ya da Maduro’nun otoriterliği ise, ambargoların, enerji piyasalarının, finansal bağımlılıkların ya da çok uluslu şirketlerin rolü tali hâle gelir. Toplum, karmaşık ilişkileri çözmek yerine, duygusal olarak konumlanmaya davet edilir.
Bu noktada ikinci soru ortaya çıkar: Neden karmaşık sistemler yerine basit düşman figürleri tercih edilir?
Foucault’nun iktidar analizleri burada devreye girer. Modern iktidar, yalnızca yasaklayan değil; aynı zamanda üreten, sınıflandıran ve yönlendiren bir güçtür. Medya aracılığıyla hangi olayın nasıl konuşulacağı, hangi duygunun meşru, hangisinin marjinal olduğu belirlenir. Liderler etrafında örülen söylemler, toplumsal dikkatin yönünü tayin eder. Öfke serbesttir; ama sınırları bellidir. Sorgulama mümkündür; ama yalnızca kişilikler düzeyinde.
Petrolün bugün oynadığı kurucu rolün tarihsel olarak değişmez olduğu varsayımı da başlı başına ideolojik bir kabuldür. Kapitalist dünya sistemi içinde “stratejik zenginlik” ve “zorunlu ihtiyaç” kategorileri zamanla dönüşür; petrolün yerini su, gıda, nadir madenler, enerji teknolojileri ya da veri alabilir. Ancak değişmeyen şey, bu kaynakların paylaşımı etrafında şekillenen birikim mantığı ve “hepsini isteme” krizlerinin sürekliliğidir. Daha kritik olan ise, bu krizlerin yalnızca uluslararası düzlemde değil, toplumların kendi içlerinde de yeniden üretilmesidir. Aidiyet, ulusal çıkar, güvenlik ya da varoluşsal tehdit söylemleri aracılığıyla bireyler, bu mücadelelerin doğurduğu eşitsizliklere ve yoksullaşmaya rıza göstermeye yönlendirilir. Böylece sömürü, dışsal bir zor ilişkisi olmaktan çıkar; kimlikler ve kolektif duygular üzerinden içselleştirilen bir iktidar biçimine dönüşür.
Venezüella örneğinde “anti-emperyalist direniş”, ABD örneğinde ise “demokrasi ve güvenlik” söylemi, birbirine zıt gibi sunulsa da, her ikisi de aynı davranış kontrol mantığına hizmet eder. Biri fedakârlığı, diğeri sessiz onayı üretir. Toplumlar, kendi yoksullaşmalarını ya da başkalarının yoksullaştırılmasını, daha büyük bir anlatının parçası olarak kabullenmeye çağrılır.
Türkiye’nin bu tartışmalara yoğun ilgi göstermesi de bu bağlamdan bağımsız değildir. Petrol zengini olmayan ama petrol siyasetinin sonuçlarını doğrudan yaşayan bir ülke olarak Türkiye’de zamlar, enflasyon ve güvensizlik, küresel enerji düzeninin gündelik izdüşümleridir. Ancak bu gerçeklik, çoğu zaman ABD–Venezüella gibi “dış” krizler üzerinden dolaylı biçimde konuşulur. Böylece asıl soru ertelenir: Bu düzenin neresindeyiz ve bu rızayı nasıl yeniden üretiyoruz?
Belki de en rahatsız edici soru şudur: Toplumlar gerçekten gerçeği mi arıyor, yoksa kendilerine sunulan bu sınırlı tartışma alanında kalmayı mı tercih ediyor? Füzenin gerçekten atılıp atılmadığı değil; bu haberle birlikte nasıl düşünmemizin beklendiği belirleyicidir. Kızmak, alay etmek, saf tutmak serbesttir. Ama durup iktidarın, rızanın ve kaynak paylaşımının nasıl iç içe geçtiğini sorgulamak her zaman teşvik edilmez.
Sonuçta Trump da gider, Maduro da. Ama petrolün –ya da onun yerini alacak yeni zorunlu kaynakların– toplumların davranışlarını şekillendiren rolü kalır. Asıl mesele, bu düzenin yalnızca “öteki” üzerinden değil, toplumların kendi iç rızalarıyla nasıl sürdürüldüğünü fark edip etmemektir. Belki de gerçek yarış, liderler arasında değil; toplumların bu oyuna ne kadar isteyerek dahil olduğunda gizlidir.