Kararsız yükseliş! Alışkanlıklara güven

İnanç Uysal

İnanç Uysal

Yazar
Tüm Yazıları

Türkiye’de son dönemde açıklanan seçim anketlerinin neredeyse tamamında ortak bir sonuç var: Kararsızlar ve “oy vermem” diyenler hiç olmadığı kadar yüksek.

Öyle ki bazı araştırmalarda bu grup, tek başına birçok partinin önüne geçmiş durumda. Hatta abartı sayılmaz; bugün Türkiye’de “en büyük üçüncü siyasi yapı” desek, kararsızları işaret etmiş oluruz.

Normal şartlarda bu tablo, siyasetin alarm vermesi gereken bir durumdur. Çünkü bu kadar büyük bir kitlenin kendini hiçbir siyasi adresin içinde görmemesi, temsil krizinin en açık göstergesidir.

Ama ilginç olan şu: Siyasette bu büyüklükte bir krize karşılık gelen bir hareketlilik yok.

Ne iktidar cephesinde ne de muhalefette, “Bu insanlar neden kararsız?” sorusuna gerçekten odaklanmış bir çaba göremiyoruz.

Çünkü galiba siyaset başka bir yerden bakıyor meseleye.

“NASIL OLSA DÖNERLER” RAHATLIĞI

Siyasetin önemli bir kısmında sessiz ama güçlü bir varsayım hâkim gibi duruyor:

“Seçmen ne kadar kararsız olursa olsun, sandık günü geldiğinde ideolojik olarak kendine yakın olan tarafa döner. En kötü ihtimalle karşı taraf kazanmasın diye oy verir.”

Bu düşünce ilk bakışta gerçekçi gibi görünebilir. Türkiye’de seçmen davranışının önemli bir bölümü gerçekten de bu refleksle şekilleniyor.

Ama bu yaklaşımın ciddi bir yan etkisi var:
Siyaseti tembelleştiriyor.

Çünkü eğer seçmen zaten “mecburen” sana dönecekse, onu ikna etmek için ekstra bir şey yapmana gerek kalmıyor. Yeni bir dil kurmana, kadrolarını gözden geçirmeni, hatalarını kabul etmeni gerektirmiyor.

Kısacası siyaset, seçmeni kazanması gereken bir özne olarak değil, eninde sonunda geri dönecek bir kitle olarak görmeye başlıyor.

İşte asıl kırılma burada.

Bugün kararsız seçmen dediğimiz kitlenin önemli bir bölümü aslında kararsız değil.
Daha doğrusu klasik anlamda kararsız değil.

Bu insanlar büyük ölçüde ne istemediklerini biliyorlar. Ama neyi istediklerine karşılık gelen bir siyasi yapı bulamıyorlar.

Bu yüzden de kendilerini geri çekiyorlar.

Bu geri çekilmenin içinde birkaç güçlü duygu var:

Birincisi güvensizlik.
Ekonomiden adalete, kurumların işleyişinden siyasi dile kadar geniş bir alanda hissedilen bir güvensizlik.

İkincisi ise temsil edilme endişesi.
Yani seçmen şunu düşünüyor:
“Benim desteklemek istediğim siyaset gerçekten bu partinin içinde yer bulabilecek mi?”

Son yıllarda aday belirleme tartışmaları, parti içi çekişmeler ve ittifak pazarlıkları bu endişeyi daha da büyüttü.

Seçmen artık sadece partiye değil, o partinin kendi içindeki güç dengelerine de bakıyor

Siyasetin “nasıl olsa dönerler” rahatlığı tam da burada büyük bir riske dönüşüyor.

Çünkü bu yaklaşım kısa vadede çalışsa bile, uzun vadede seçmenle bağın zayıflamasına yol açıyor.

Bugün sandığa gitmeyen ya da kararsız kalan seçmen, yarın sadece yön değiştiren bir seçmen olmayabilir.
Tamamen kopan bir seçmen de olabilir.

Bu da siyasetin alışık olduğu denklemleri bozar.

Çünkü bu durumda mesele artık “kim kazanacak” değil, “kim ne kadar kaybedecek” sorusuna dönüşür.

İNCE BİR DENGE

Bugün Türkiye’de siyaset çok ince bir denge üzerinde duruyor.

Bir tarafta başa baş giden bir rekabet var.
Diğer tarafta ise bu rekabetin dışında kalmayı tercih eden büyük bir kitle.

Ve bu iki alan birbirini doğrudan etkiliyor.

Kararsızlar azaldığında tablo netleşiyor.
Arttığında ise bütün hesaplar yeniden yapılıyor.

Ama şurası açık: Bu kitlenin varlığı, siyasetin iddia ettiği kadar “kontrol edilebilir” değil

Belki de artık şu soruyu daha açık sormak gerekiyor:

Kararsız seçmen gerçekten kararsız olduğu için mi orada duruyor,
yoksa siyaset onu ikna etmeye gerek duymadığı için mi orada kalıyor?

Eğer ikinci ihtimal daha ağır basıyorsa, mesele sadece seçmenin değil, doğrudan siyasetin sorunu haline gelir.

Ve o zaman kararsızlar bir sonuç değil, bir uyarı olur.

Görülmek istenmeyen ama giderek büyüyen bir uyarı.