Hukuk herkese lazımsa…
Türkiye'de son yıllarda yargı süreçlerini konuşurken artık dosyaların içeriğinden çok, dosyaların kimin hakkında açıldığı tartışılıyor. Oysa sağlıklı bir demokraside tam tersi olması gerekir. Önce deliller konuşulur, sonra hukuk işletilir, en son siyaset yorum yapar.
Bugün ise kamuoyunun önemli bir kısmı farklı bir soruyla karşı karşıya:
"Bu soruşturmalar gerçekten yolsuzlukla mücadele için mi yapılıyor, yoksa siyasetin bir parçası mı haline geliyor?"
Son günlerde Haluk Levent hakkında ortaya atılan iddialar, Çankaya Belediyesi ile ilgili gündeme gelen tartışmalar ve bunların neredeyse eş zamanlı biçimde kamuoyuna servis edilmesi bu soruyu yeniden büyüttü.
Elbette hakkında iddia bulunan herkes soruşturulmalıdır.
İster belediye başkanı olsun, ister sanatçı, ister milletvekili, ister bakan...
Kimsenin hukukun üstünde olmasını savunmak mümkün değildir.
Ancak hukuk yalnızca bazı isimler için hızlı, bazı isimler için ise ağır işliyorsa, toplumun adalet duygusu ister istemez yara alıyor.
Son yıllarda özellikle muhalefet belediyeleri hakkında kamuoyunun yakından takip ettiği çok sayıda operasyon yapıldı. Bir kısmı tutuklamalarla sonuçlandı, bir kısmı halen devam ediyor.
Buna karşılık siyaset kulislerinde uzun süre konuşulan, kamuoyunda geniş yer bulan bazı iddiaların ise yalnızca gazete manşetlerinde kaldığı görüldü.
Daha da ilginç olanı, haklarında çeşitli iddialar gündeme gelen bazı siyasetçilerin daha sonra parti değiştirerek iktidar saflarına katılması oldu.
O noktadan sonra dosyalar adeta gündemden düştü.
Elbette her dosyanın hukuki niteliği farklı olabilir.
Elbette bazı iddialar delile ulaşamadığı için dava konusu yapılmamış olabilir.
Bunları dışarıdan kesin olarak bilemeyiz.
Fakat vatandaşın gördüğü manzara hukuki ayrıntılar değil, sonuçlardır.
Ve sonuçlar bazen hukuktan çok siyaseti anlatıyor görüntüsü veriyor.
Tam da bu nedenle Kılıçdaroğlu birçok soruşturma için, "Aklanıp gelsinler” ifadesi yerine oturmuyor mesela. Bazı isimler hakkında ise "Şüphelerim var." ifadelerini kullanması iktidardan şüphe etmediği şeklinde yorumlanabilir bir ifade olarak anlaşılmaya oldukça müsait.
Ama buna rağmen aynı isimlerle seçim kazanmak istediğini de söyledi.
Bu yaklaşım da kendi içinde eleştirilmeyi hak ediyor.
Çünkü siyaset, sadece hukuki beraat üzerine kurulamaz.
Toplum güvenini de inşa etmek gerekir.
Muhalefetin bu konuda eksikleri olduğu açıktır.
Ancak mesele yalnızca muhalefetin eksikleri değildir.
Asıl mesele, hukukun herkese aynı mesafede durup durmadığıdır.
Çünkü seçmen artık dosyaların doğruluğunu tartışmaktan önce dosyaların zamanlamasını tartışıyor.
Bir operasyon yapıldığında ilk sorulan soru şu oluyor:
"Acaba gerçekten suç mu var, yoksa siyasi bir hesap mı?"
İşte hukuk açısından en tehlikeli eşik tam da burasıdır.
Bir ülkede suçluların ceza almaması kadar, suçluların bile siyasi mağdur olarak algılanması da büyük bir problemdir.
Çünkü güven kaybolduğunda doğru kararlar bile tartışmalı hale gelir.
Bugün Haluk Levent dosyası konuşuluyor.
Dün başka bir belediye konuşuluyordu.
Yarın başka bir isim konuşulacak.
Dosyaların haklılığı veya haksızlığı elbette mahkemelerin işidir.
Ancak mahkemelerin tarafsızlığına duyulan güven toplumun işidir.
O güven zedelenirse verilen karar ne olursa olsun toplumun önemli bir kısmı ikna olmaz.
İşte asıl kaybedilen de budur.
Kamu vicdanı.
Bugün iktidar açısından bakıldığında kısa vadede bu tablo siyasi avantaj sağlayabilir.
Muhalefet sürekli savunmada kalabilir.
Gündem değişebilir.
Seçim dönemlerinde rakipler yıpranabilir.
Fakat uzun vadede bunun faturası en çok devlete çıkar.
Çünkü iktidarlar değişir.
Ama yargıya duyulan güven kolay kolay geri gelmez.
Bugün muhalefet hakkında açılan her dosyanın siyasi olduğu düşünülmeye başlanırsa, yarın gerçekten büyük bir yolsuzluk ortaya çıktığında bile insanlar buna inanmayacaktır.
Bu ise en büyük zararı gerçek yolsuzlukla mücadeleye verir.
Bir başka sonuç ise siyasetin kendisinde görülür.
İktidar saflarına geçen isimlerin geçmişlerindeki iddialar bir anda unutuluyorsa, siyaset şu mesajı vermeye başlar:
"Doğru yerde durursanız sorun yaşamazsınız."
Bu algının oluşması bile başlı başına büyük bir sorundur.
Çünkü hukuk, kişilerin siyasi konumuna göre farklı görünmeye başladığı anda artık caydırıcı olmaktan çıkar.
Herkes kendisini hukuka göre değil, siyasi güce göre konumlandırmaya çalışır.
İşte gerçek çürüme burada başlar.
Türkiye'nin ihtiyacı ne muhalefeti koruyan bir yargıdır ne de iktidarı koruyan bir yargıdır.
Türkiye'nin ihtiyacı yalnızca hukuku koruyan bir yargıdır.
Bir belediye başkanı suç işlemişse hesabını vermelidir.
Bir bakan suç işlemişse de aynı şekilde hesabını vermelidir.
Bir milletvekili, sanatçı ya da bürokrat...
İsimlerin hiçbir önemi olmamalıdır.
Çünkü adaletin terazisi bazen hızlı, bazen yavaş; bazen ağır, bazen hafif tartmaya başladığında insanlar teraziyi değil, teraziyi tutan eli konuşmaya başlar.
İşte o gün kaybeden yalnızca muhalefet olmaz.
İktidar da olmaz.
Kaybeden, devletin en önemli sermayesi olan adalet duygusu olur.
Ve adalet duygusunu kaybeden bir ülkede hiçbir siyasi zafer kalıcı değildir. Çünkü vatandaş, bir süre sonra davaların sonucuna değil, davaların kime açıldığına bakmaya başlar. Hukukun tartışıldığı yerde ise ne siyaset kazanır ne devlet güçlenir; yalnızca toplumun ortak güveni biraz daha aşınır. Bu nedenle asıl mücadele, kimin yargılandığı üzerinden değil, herkesin aynı ölçüyle yargılandığına toplumun ikna olduğu bir düzeni kurabilmektir. Böyle bir düzen, hem gerçek suçluların cezasını meşru kılar hem de masumların üzerindeki şüpheyi kaldırır. Adaletin en büyük gücü de tam olarak budur.