Herkes şikâyetçi, sorumlu değil
Türkiye’de Siyasi Partiler Kanunu, neredeyse bütün partilerin seçim öncesi ortak şikâyet alanıdır. “Parti içi demokrasi yok”, “lider sultası var”, “ön seçimler göstermelik”, “milletvekilleri seçmene değil genel merkeze bağlı” denir. Bu eleştirileri iktidar partisi de yapar, muhalefet partileri de. Hatta öyle dönemler olur ki aynı cümleleri farklı logoların altında duymak mümkündür. Fakat seçimler geçip sandıklar kapandığında, bu ortak şikâyet alanı derin bir sessizliğe gömülür. Çünkü iktidar olmak ya da iktidara ortak olmak, bu kanunu değiştirmekten daha cazip hâle gelir.
Siyasi Partiler Kanunu’nun bugünkü hâli, parti elitlerine geniş bir manevra alanı sunar. Milletvekilleri seçmene değil, kendilerini listeye yazan genel başkana borçlu hisseder. Parti içi itiraz mekanizmaları zayıftır; eleştiri çoğu zaman “disiplinsizlik” olarak kodlanır. Böyle bir zeminde siyaset yapan aktörlerin, ilke ve programdan ziyade güç dengelerine göre pozisyon alması şaşırtıcı değildir. Şaşırtıcı olan, bu durumun her seferinde yeni bir skandal gibi sunulmasıdır.
Son günlerde medyaya yansıyan tablo bunun tipik bir örneği. CHP’den istifa eden Hasan Ufuk Çakır, DEVA’dan istifa eden İrfan Karatutlu ve bağımsız milletvekili İsa Mesih Şahin’in AKP’ye katılmasıyla iktidar partisinin milletvekili sayısı 275’e yükseldi. Bu tür geçişler Türkiye siyaseti için yeni değil. Ancak bu seferki olay, yalnızca sayısal değil, sembolik yönleriyle de tartışmayı derinleştirdi.
CHP’den istifa eden Hasan Ufuk Çakır’ın, AKP’ye katılım töreninde sarf ettiği sözler ve verdiği asker selamı, meselenin özünü çıplak hâliyle ortaya koydu. “İki başkomutan var; biri Gazi Mustafa Kemal Paşa, diğeri de Türkiye ordularının başkomutanı Recep Tayyip Erdoğan. Ben de kendisine selam duruyorum” ifadesi, yalnızca bireysel bir tercihi değil, siyasetin nasıl bir kişiselleşme ve kutsallaştırma zeminine çekildiğini de gösteriyor. Dün bir partinin değerleriyle seçmenden oy alan bir ismin, bugün bambaşka bir siyasi hatta geçerken bu geçişi ideolojik bir süreklilik gibi sunması, seçmenin aklıyla alay etmektir.
Bu noktada tartışmayı kişilere indirgemek kolaycı olur. Asıl sorun, bu geçişleri mümkün ve hatta cazip kılan sistemdir. Milletvekilliğinin bir tür “serbest dolaşım hakkı”na dönüşmesi, seçmenin iradesini zayıflatan en temel unsurlardan biridir. Seçmen bir partiye, bir programa, bir siyasal hatta oy verirken; seçilen kişinin bu iradeyi seçimden hemen sonra başka bir partiye taşıyabilmesi, temsil ilişkisinin özünü bozar.
Bu nedenle kamuoyunda sıkça dile getirilen “siyasi transfer borsası”, “pazarlıklar”, “ayrıcalıklar” gibi söylentiler bu kadar kolay karşılık buluyor. Doğru olsun ya da olmasın, bu söylentilerin varlığı bile siyasete duyulan güvenin ne kadar aşındığını gösteriyor. Çünkü şeffaflık yoksa, boşluğu dedikodu doldurur. İlke yoksa, her geçiş çıkar hesabı olarak okunur.
Daha da ironik olan ise, bu geçişler karşısında takınılan kolektif tavırdır. Kendi tarafına geçen “cesur”, “vizyoner” ya da “gerçekleri görmüş” olurken; karşı tarafa geçen “hain”, “dönek” ya da “satılmış” ilan edilir. İlke aynı ilkedir, yalnızca yönü değişmiştir. Bu dil, siyaseti ahlaki bir tartışma alanı olmaktan çıkarıp bir taraftarlık savaşına dönüştürür. Böylece sistemsel sorunlar kişisel sadakat tartışmalarının gölgesinde kaybolur.
Oysa asıl soru basittir: Eğer herkes bu düzenden şikâyetçiyse, neden kimse değiştirmek istemiyor? Cevap da bir o kadar nettir. Çünkü Siyasi Partiler Kanunu bugünkü hâliyle, parti liderlerine ve dar kadrolara büyük bir güç sağlar. Ön seçimle belirlenmiş, seçmene yaslanan milletvekilleri; parti içi demokrasinin işletildiği yapılar; liderin değil programın belirleyici olduğu bir siyaset, mevcut güç ilişkilerini sarsar. Bu nedenle değişim vaadi, çoğu zaman muhalefetteyken hatırlanan, iktidara gelince unutulan bir ezbere dönüşür.
Hasan Ufuk Çakır’ın sözleri bu bağlamda yalnızca bireysel bir tercihin değil, sistemin ürettiği zihniyetin ifadesidir. Siyasetin fikirler ve programlar etrafında değil, kişiler ve güç merkezleri etrafında şekillendiği bir düzende; “başkomutan” vurgusu da, asker selamı da, biat dili de şaşırtıcı değildir. Asıl şaşırtıcı olan, bunun hâlâ normalleştirilmeye çalışılmasıdır.
Sonuçta ortaya çıkan tablo, yalnızca siyasal aktörlerin değil, toplumsal tutumların da bu düzenin yeniden üretimine nasıl katkı sunduğunu gösterir. Mağduriyet algısı, ilkesel bir siyasal bilinçten ziyade aidiyet temelli reflekslerle şekillenir. Aynı eylem, farklı siyasal kamplarda bütünüyle zıt anlamlar kazanır; geçişler, taraf değiştikçe ahlaki değer yargılarını da beraberinde değiştirir. Bu durum, siyasal alanın rasyonel ilke tartışmalarından çok, grup sadakati üzerinden işlediğini gösterir. Dolayısıyla sistem, toplumun geniş kesimleri tarafından eleştirilirken eş zamanlı olarak meşrulaştırılır. Çünkü bu yapı, bireylere ve kolektiflere, ihtiyaç duydukları anda normları esnetebilecekleri bir hareket alanı sunar. Siyasetçi bu esneklikle konumunu tahkim ederken, seçmen de kendi aidiyetini koruma duygusuyla çelişkiyi tolere eder. Böylece herkesin rahatsız olduğu ama kimsenin kopamadığı bir siyasal düzen, yalnızca kurumsal değil, toplumsal düzeyde de yeniden üretilmiş olur.