Her gün yeniden
Son on gün, Türk siyasetinin alışıldık zaman akışını bozdu. Normal şartlarda aylar sürecek tartışmalar birkaç gün içinde yaşandı; kesin görünen dengeler birkaç saat içinde değişti. Ve şimdi Cumhuriyet Halk Partisi yalnızca bir liderlik krizinin değil, aynı zamanda hukuk, meşruiyet ve kurumsal devamlılık krizinin merkezinde duruyor.
Çünkü artık mesele yalnızca “kurultay tartışması” değil.
Mahkemenin verdiği mutlak butlan kararı sonrasında, Kemal Kılıçdaroğlu fiilen ve hukuken yeniden genel başkanlık koltuğuna oturmuş durumda. Ancak tam da bu noktada yeni sorular başlıyor. Çünkü hukuk bazen bir sorunu çözerken başka sorunlar üretir.
Gerçekten de bugün yaşanan tablo, mahkeme kararının siyasi sonucu mu, yoksa siyasi sonuçların yeni hukuki problemler üretmeye başladığı bir dönem mi?
Özellikle son günlerde ortaya atılan bir iddia CHP içerisindeki birçok aktörü aynı noktada buluşturdu: Eğer 2023 sonrasında yapılan kurultaylar yok hükmünde kabul ediliyorsa, partinin geçerli son büyük kurultayı 2020 yılına dönüyor. Bu yorumun devamında ise Siyasi Partiler Kanunu’ndaki süreler hatırlatılıyor ve Temmuz 2026’ya kadar yeni bir kurultay yapılmaması halinde partinin seçimlere katılım hakkının tartışmalı hale gelebileceği savunuluyor. Bu görüş, son günlerde CHP İstanbul Milletvekili Zeynel Emre tarafından da açık biçimde dile getirildi.
İşte tam bu noktada siyaset yeniden devreye girdi.
111 milletvekilinin imzasıyla Temmuz ayında olağanüstü kurultay çağrısı yapılması yalnızca teknik bir organizasyon talebi olarak okunabilir mi? Yoksa bu metin, parti içindeki farklı eğilimlerin ortak bir “kurumsal savunma refleksi” olarak mı görülmeli? Nitekim açıklamada doğrudan, partinin Temmuz sonuna kadar kurultay yapmaması halinde seçimlere girememe riskiyle karşı karşıya kalabileceği vurgulandı.
Asıl dikkat çekici olan ise imzaların kimlerden geldiğiydi.
Uzun süredir kamuoyunda Kemal Kılıçdaroğlu’na daha yakın durduğu düşünülen bazı isimlerin de bu çağrının altında yer alması şaşkınlık yarattı. Daha düne kadar parti içindeki farklı kampların temsilcileri olarak gösterilen siyasetçilerin aynı metinde buluşması ne anlama geliyor?
Bu isimler gerçekten pozisyon mu değiştirdi?
Yoksa ortada lider tercihlerinden daha büyük bir mesele mi var?
Belki de son günlerin en önemli gelişmesi, CHP içindeki birçok aktörün ilk kez kişisel sadakat ile kurumsal devamlılık arasında bir tercih yapmak zorunda kalması oldu.
Bir siyasetçi, desteklediği lider ile partinin geleceği arasında tercih yapmak zorunda kaldığında hangisini seçer?
Daha doğrusu, böyle bir tercihin kendisi bile siyasi kültür açısından ne anlatır?
Son günlerde verilen görüntü, en azından bazı isimlerin meseleyi artık “Kılıçdaroğlu mu, Özel mi?” düzleminden çıkarıp “Parti nasıl ayakta kalacak?” sorusuna taşıdığı izlenimini vermiyor mu?
Bu noktada başka bir paradoks da ortaya çıktı.
Kemal Kılıçdaroğlu’nun özellikle iktidara yakın medya organlarında son günlerde aldığı destek, siyasi açıdan beklenen sonucu üretti mi?
Yoksa tam tersine mi çalıştı?
Türkiye gibi kutuplaşmanın çok yüksek olduğu bir siyasi iklimde, seçmenler ve parti kadroları yalnızca bir siyasetçinin ne söylediğine değil, ona kimin destek verdiğine de bakmıyor mu?
Belki de son günlerde yaşanan yön değişikliklerinin bir kısmı tam olarak burada ortaya çıktı.
Çünkü siyasette bazen bir aktörü eleştirmek onu güçlendirebilirken, desteklemek zayıflatabilir.
Özellikle CHP tabanında iktidar medyasından gelen olumlu yayınların, Kılıçdaroğlu’nun elini güçlendirmek yerine bazı kararsız isimleri Özgür Özel etrafında toplamış olması ihtimali göz ardı edilebilir mi?
Son günlerde yaşanan hızlı saflaşmaların arkasında biraz da bu psikoloji yatıyor olabilir mi?
Fakat belki de bütün bunlardan daha ilginç olan, hukuk ile siyasetin birbirini aşmaya başlamasıdır.
Şu anda mahkeme kararının uygulanmış olması, fakat sürecin henüz tamamen bitmemiş olması yeni bir tartışma alanı açıyor.
Önümüzdeki dönemde gözler doğal olarak Yargıtay’a çevrilecek. Ancak burada ilginç bir ihtimal ortaya çıkıyor:
Ya mahkeme hükmünün siyasi sonuçları fiilen yaşanırken Yargıtay kararı gecikirse?
Daha da önemlisi, mevcut yönetim yapısı aylar boyunca bu şekilde devam ederse?
O zaman hukukçular yalnızca butlan kararını değil, bu kararın uygulanma biçimini de tartışmak zorunda kalmayacak mı?
Örneğin, mahkeme kararının yarattığı fiili durum ile Yargıtay’ın daha sonra vereceği olası karar arasında bir uyumsuzluk ortaya çıkarsa ne olacak?
Bu süreçte alınan siyasi kararların hukuki statüsü nasıl değerlendirilecek?
Parti organlarının aldığı kararlar hangi meşruiyet zemininde yorumlanacak?
Kurultay çağrıları, grup kararları, disiplin süreçleri ya da yapılacak yeni seçimler hangi hukuki çerçevede ele alınacak?
Belki de önümüzdeki haftalarda Türkiye’de siyaset hukukunun en ilginç laboratuvarlarından biri CHP olacak.
Çünkü burada yalnızca bir parti içi iktidar mücadelesi yaşanmıyor.
Aynı zamanda hukukçuların yeni içtihatlar üretmek zorunda kalabileceği, mevcut mevzuatın sınırlarının test edileceği bir süreç de yaşanıyor.
Ve bütün bunlar olurken kazanan ile kaybeden rollerinin sürekli değiştiği sıra dışı bir dönemden geçiyoruz.
Bir hafta önce avantajlı görünen aktörler bugün savunmaya çekiliyor.
Birkaç gün önce siyaseten sıkıştığı düşünülen isimler yeniden alan kazanabiliyor.
Sanki herkes aynı satranç tahtasında oynuyor ama taşların hareket kuralları her gün yeniden yazılıyor.
Bu nedenle belki de bugün sorulması gereken temel soru, kimin genel başkan olacağı değil.
Asıl soru şu olabilir:
CHP bu süreçten hangi kurumsal yapıyla çıkacak?
Çünkü bazen siyasi mücadelelerin sonucu, kazanan kişinin adı değildir.
Asıl sonuç, mücadelenin sonunda kurumun neye dönüştüğüdür.
Ve son on günün gösterdiği şey şu: CHP’de artık yalnızca liderler değil, hukuk da siyaset yapıyor; siyaset de hukuku yeniden yorumlamaya zorluyor.
Önümüzdeki günler muhtemelen bu yüzden daha da hareketli olacak. Çünkü bu hikâyede henüz son perde açılmış değil. Mevcut tablo, belki de daha büyük tartışmaların yalnızca giriş bölümü.