Hep beraber
Hep beraber sorumluluk almadan çözülemeyecek sorunlar vardır. Mesuliyet makamında olanların çok daha fazla alması gereken sorumluluklarını troll ordularının tuhaf yansıtma çalışmalarına emanet etmemeleri gerekir.
Son günlerde okullarda yaşanan saldırılar, insanın içini burkan bir gerçekle yüzleştiriyor: Bu ülkede artık şiddet, sadece sokakların değil; çocukların dünyasının da bir parçası haline gelmiş durumda. Üstelik bu olaylarda ölen de öldüren de çoğunlukla çocuklar. Henüz hayatın ne olduğunu tam kavrayamamış, öfkesini nasıl yöneteceğini öğrenememiş, adalet duygusu henüz oluşma aşamasında olan çocuklar…Ve biz yetişkinler, bu manzaranın karşısında hâlâ kendi haklılıklarımızın arkasına sığınıyoruz.
Herkes konuşuyor. Bir taraf, meseleyi tamamen güvenlik eksikliği üzerinden okuyor; daha sert önlemler, daha güçlü denetimler, daha caydırıcı cezalar gerektiğini savunuyor. Diğer taraf, sorunun kaynağını eğitim sisteminde, eşitsizliklerde ve sosyal politikaların yetersizliğinde arıyor. Bir başka kesim, aile yapısındaki çözülmeye işaret ediyor. Bir diğeri ise dijital dünyanın ve sosyal medyanın çocuklar üzerindeki etkisini merkeze alıyor. Söylenenlerin her biri kendi içinde anlamlı. Ama sorun tam da burada başlıyor: Herkes haklı olduğu yerden konuşuyor, ama kimse bütünü görmek istemiyor.
Daha da çarpıcı olanı ise, siyasi alanın neredeyse tamamının bu meselede sorumluluk almaktan kaçınması. İktidar cephesinde, yılların biriktirdiği sorunları “kontrol edilemeyen alanlar” ya da “toplumsal bozulma” gibi genel ifadelerle açıklama eğilimi var. “İktidar olmak ama muktedir olamamak” gibi kavramlarla sorumluluğun sınırları muğlaklaştırılıyor. Oysa 23 yıl boyunca ülkeyi yöneten bir iradenin, ortaya çıkan toplumsal sonuçların sorumluluğunu alması gibi bir beklentinin olmasından doğal bir durum olmamalı
Ama mesele sadece iktidarla sınırlı değil. İktidar dışındaki siyasi aktörler de çoğu zaman bu tabloyu kendi politik pozisyonlarını güçlendirecek bir araç olarak görüyor. Eleştiriler keskin, suçlamalar yüksek perdeden; fakat somut sorumluluk alma konusunda aynı kararlılığı görmek zor. Herkes karşı tarafın hatasını büyütüyor, ama kendi payına düşen sorumluluğu küçültüyor. Böyle olunca da ortaya bir çözüm iradesi değil, bir söylem rekabeti çıkıyor.
Oysa ortada ideolojik tartışmaların çok ötesinde, insanı derinden sarsan bir gerçek var: Çocuklar ölüyor. Çocuklar öldürüyor.
Bu cümle bile başlı başına bir utanç vesilesi olmalı. Çünkü bir toplumda çocuklar şiddetin öznesi haline gelmişse, orada artık sadece bireysel hatalardan değil, yapısal bir çürümeden söz etmek gerekir. Ve bu çürüme, bir günde ortaya çıkmaz. Yıllar içinde birikir, normalleşir, görmezden gelinir.
Aslında bu tabloya yabancı değiliz. Daha önce de çocukların suç dünyasının içine çekildiğini, organize yapılar tarafından kullanıldığını defalarca gördük. Uyuşturucu ticaretinde, hırsızlıkta, sokak çetelerinde… Çocuklar, cezai sorumluluklarının sınırlı olması nedeniyle bir “araç” haline getirildi. Bu, sadece suç örgütlerinin değil, aynı zamanda sistemin de göz yumduğu bir gerçeklikti. Çünkü çoğu zaman bu çocuklar görünmezdi. Ta ki bir trajedi yaşanana kadar.
Bugün yaşananlar, o geçmişin bir devamı aslında. Fark şu ki artık bu şiddet, daha görünür ve daha yaygın. Ve daha korkutucu olan, giderek daha erken yaşlara inmesi.
Bu noktada karşımıza çıkan en tehlikeli duygu ise umutsuzluk. Çünkü toplumda giderek güçlenen bir algı var: Güçlü olan, hak ettiğinden fazlasını alır; güçsüz olan ise hak ettiğini bile alamaz. Bu algı, adalet duygusunun yerini aldığında, insanlar kurallara değil güce inanır. Çocuklar da bunu öğrenir. Haklı olmanın değil, güçlü olmanın önemli olduğu bir dünyada büyüyen bir çocuk için şiddet, bir seçenek olmaktan çıkar; bir yöntem haline gelir.
Bugün bir okul koridorunda yaşanan kavga ile bir sokak arasında çıkan çatışma arasında sandığımızdan daha az fark var. Çünkü ikisinin de beslendiği yer aynı: Adaletsizlik hissi, değersizlik duygusu ve kontrolsüz bir öfke.
Bu yüzden meseleyi sadece “disiplin eksikliği” ya da “ahlaki çöküş” gibi kavramlarla açıklamak yetersiz kalır. Aynı şekilde sadece “yoksulluk” ya da “eğitim sistemi” diyerek de bu tabloyu anlamak mümkün değil. Çünkü sorun çok katmanlı. Ama çözümün önündeki en büyük engel, bu çok katmanlı yapıyı kabul etmek yerine, onu ideolojik kalıplara sıkıştırmak.
Her kesim, meseleyi kendi dünya görüşünün doğruluğunu kanıtlayacak bir örnek olarak kullanıyor. Bir taraf için bu, otoritenin zayıflığının sonucu. Diğer taraf için ise otoritenin yanlış kullanımının. Bir taraf daha fazla kontrol isterken, diğer taraf daha fazla özgürlük talep ediyor. Ama kimse şu soruyu sormuyor: Bu çocuklar neden bu kadar öfkeli?
Belki de asıl soru bu.
Çünkü bir çocuk, sebepsiz yere şiddete yönelmez. O şiddetin arkasında bir hikâye vardır. Görülmeyen, duyulmayan, anlaşılmayan bir hikâye. Ve biz o hikâyeleri dinlemek yerine, onları istatistiklere dönüştürüyoruz.
Bu noktada sorumluluk, sadece siyasetçilerin ya da kurumların değil; toplumun tamamının omuzlarında. Ama bu sorumluluğu üstlenmek yerine, onu sürekli bir başkasına devretme eğilimindeyiz. Aile okulu suçluyor, okul aileyi. Siyasetçi toplumu, toplum siyaseti. Ve bu kısır döngü içinde, en büyük bedeli çocuklar ödüyor.
Belki de en acı olan şu: Bu ülkede artık bir çocuğun hayatı, başka bir çocuğun öfkesiyle son bulabiliyor. Ve biz bunu birkaç gün konuşup unutabiliyoruz.
Oysa unutulmaması gereken bir şey var burada; Bu sadece bir güvenlik sorunu değil. Bu, bir toplumun kendi çocuklarıyla kurduğu ilişkinin krizidir.
Eğer bu krizi hâlâ “kim haklı” tartışmasına indirgersek, daha çok çocuk kaybederiz. Daha çok hayat yarım kalır. Ve her seferinde aynı cümleyi kurarız: “Bu son olsun.”
Ama olmaz.
Çünkü sorunla yüzleşmeden, sorumluluğu almadan ve en önemlisi de samimi bir şekilde çözüm aramadan, hiçbir şey son bulmaz.