Güven enkazının altında
Her tartışmanın sonunda aynı soruyu sormuyoruz.
Kim haklı?
Kim haksız?
Kim suçlu?
Kim masum?
Oysa belki de en önemli soru bambaşka:
Bu tartışmaların sonunda en çok kim kaybediyor?
Son günlerde Haluk Levent etrafında yaşanan tartışmalar yine aynı alışkanlığı ortaya çıkardı. Bir kesim yıllar önce söylediği "İzmir'in Dağlarında Çiçekler Açar" marşını hatırlattı. Başka bir kesim iktidar temsilcileriyle çekilmiş fotoğraflarını dolaşıma soktu. Olayın içeriğinden çok siyasi aidiyetler konuşuldu.
Bu yeni bir durum da değil.
Geçmişte farklı vakıflar, dernekler, yardım kuruluşları ve onların yöneticileri hakkında da benzer tartışmalar yaşandı. Kimi dini kimliği nedeniyle hedef oldu, kimi siyasi yakınlığı nedeniyle, kimi de yöneticileri üzerinden tartışıldı.
İsimler değişiyor.
Kurumlar değişiyor.
Suçlamalar değişiyor.
Ama değişmeyen tek şey var:
Toplumun yardım mekanizmalarına duyduğu güven biraz daha eksiliyor.
Üstelik burada önemli olan, suçlamaların doğru ya da yanlış çıkması değildir. Hukuk bunun için vardır.
Asıl mesele, her tartışmanın sonunda toplumun hafızasında kalan duygudur.
"O halde kimseye güvenilmez."
İşte en ağır hasar burada oluşuyor.
Çünkü yardım faaliyetlerinin en büyük sermayesi para değildir.
İtibardır.
İnsanlar bağış yaparken yalnızca para göndermiyor; tanımadıkları birine güven duyuyor. O güven sayesinde bir depremzede sıcak çorbaya ulaşıyor, bir hasta tedavi görüyor, bir öğrenci burs alıyor.
Bu güven sarsıldığında yalnızca bir kurum zarar görmüyor.
Yardım etme iradesi zarar görüyor.
Bugün birçok kişi artık bağış yaparken uzun uzun düşünüyor. Hatta hiç yapmamayı tercih ediyor. Çünkü sürekli yeni tartışmalar yaşanıyor.
Bu noktada artık tek tek kişilerden bağımsız daha büyük bir sorunla karşı karşıyayız.
Yardım toplama faaliyetleri Türkiye'de giderek güven üretmek yerine güven tüketen bir alana dönüşüyor.
Elbette bunun sorumluluğu yalnızca siyasetin değil.
Yardım kuruluşlarının da büyük sorumluluğu var.
Toplum adına para toplamak sıradan bir faaliyet değildir.
Bu, normal bir ticaret de değildir.
Başkalarının vicdanını emanet almaktır.
Bu nedenle şeffaflık, hesap verebilirlik ve denetlenebilirliksıradan kurumsal ilkeler değil, var olmanın temel şartıdır.
En küçük ihmal bile yalnızca ilgili kuruma zarar vermez.
Aynı işi dürüstçe yapan onlarca kurumu da zan altında bırakır.
Belki de bugün üzerinde durmamız gereken nokta tam burasıdır.
Bir kurumun güven kaybetmesi kendi sorunudur.
Ama o güven kaybı bütün yardım ekosistemine yayılıyorsa artık toplumsal bir probleme dönüşür.
Çünkü insanlar kurumları birbirinden ayırmaz.
Birinde yaşanan olumsuzluk diğerine de sirayet eder.
Bu nedenle yardım alanında faaliyet gösteren herkesin taşıdığı sorumluluk sandığından çok daha büyüktür.
Çünkü temsil ettikleri şey yalnızca kendi kurumları değildir.
Toplumun dayanışma duygusudur.
İşin bir başka boyutu ise siyasettir.
Türkiye'de artık neredeyse hiçbir tartışma kendi alanında kalamıyor.
Bir yardım kuruluşu konuşulurken bile ilk sorulan soru, "Kime yakın?" oluyor.
Bu refleks de güveni daha hızlı aşındırıyor.
Çünkü insanlar yapılan işe değil, yapılan işi yapan kişinin siyasi kimliğine bakmaya başlıyor.
Oysa yardım faaliyetlerinin değeri, siyasetin üzerinde kalabildiği ölçüde büyüktür.
Bir depremzedenin, kan bekleyen hastanın ya da tedavi masrafını karşılayamayan bir çocuğun siyasi kimliği olmadığı gibi, ona uzanacak yardımın da olmamalıdır.
Ne var ki bugün geldiğimiz noktada herkes birbirini bir siyasi kampın parçası olarak görüyor.
Bu iklimde güven üretmek neredeyse imkânsız hale geliyor.
Bireyselliğin zaten hızla yükseldiği çağımızda insanlar komşusunu tanımıyor, mahallesini tanımıyor, akrabalarıyla ilişkileri zayıflıyor.
Böyle bir toplumda yardım kuruluşları aslında sosyal bağların son halkalarından biridir.
Eğer o halkalar da koparsa geriye yalnızca "Herkes kendi başının çaresine baksın." anlayışı kalır.
İşte gerçek tehlike budur.
Çünkü yarın yardıma ihtiyacı olacak kişinin bugün bağış yapan kişi olmayacağını kimse garanti edemez.
Hayat bazen rollerimizi beklenmedik şekilde değiştirir.
Bugün veren, yarın alan olabilir.
Bu yüzden mesele Haluk Levent değildir.
Dün tartışılan başka bir vakıf da değildir.
Yarın gündeme gelecek başka bir dernek de olmayacaktır.
Mesele, toplumun ortak vicdanını ayakta tutan güven duygusudur.
O güveni siyaset tüketirse de kaybederiz.
Yardım kuruluşları kendi sorumluluklarını yerine getirmezse de kaybederiz.
Sosyal medya her iddiayı peşinen hükme dönüştürürse de kaybederiz.
Çünkü güven bir kez aşındığında, yeniden inşa edilmesi yıllar alır.
Ve güvenin yıkıldığı bir toplumda en büyük bedeli ne siyaset öder ne de tartışmaların merkezindeki isimler.
En ağır faturayı, bir gün hiç tanımadığı bir insanın uzatacağı ele ihtiyaç duyacak olanlar öder.
Belki de bugün konuşmamız gereken asıl mesele tam da budur: Bir toplum, yardım edenlere değil, yardım etme fikrine güvenini kaybetmeye başladığında, kaybettiği şey yalnızca bağışlar değil; birlikte yaşama iradesidir. Bu ise tek bir kişinin ya da kurumun itibarından çok daha büyük bir kayıptır.