Gündüz kuşağı mı Öcalan mı?

İnanç Uysal

İnanç Uysal

Yazar
Tüm Yazıları

Bazen bir cümlenin tartışılmaya değer tarafı kullanılan kelimeler değil, kurduğu öncelik sıralamasıdır. Çünkü bazı sözler doğrudan bir hüküm vermekten çok, toplumsal bir yaraya işaret eden sert bir uyarı niteliği taşır.

Geçtiğimiz günlerde Ahmet Kavlak’ın bir sahur programında söylediği bir cümle tam da böyle bir tartışmayı çağırıyor. Türkiye Radyo Televizyon Kurumu ekranlarında yapılan programda Iğdır Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi Ahmet Kavlak, televizyon yayıncılığı ve toplumsal ahlak üzerine konuşurken şu ifadeyi kullandı:

“Ben olsam Abdullah Öcalan’dan önce gündüz kuşağı programlarıyla toplumun ahlakını bozanları asarım.”

Bu cümlede elbette sert bir üslup var. Ancak cümlenin asıl dikkat çekici tarafı “asmak” kelimesi değil, “Öcalan’dan önce” vurgusudur.

Çünkü bu ifade, bir cezalandırma çağrısından çok, bir sebep–sonuç meselesini gündeme getiriyor.

Türkiye’de terör, güvenlik ve siyasi krizler hakkında çok konuşulur. Ancak toplumların yalnızca askeri veya siyasi meselelerle yıkılmadığını da tarih boyunca biliyoruz. Bir toplumun kültürel dokusu aşındığında, ahlaki referansları zayıfladığında ve ortak değerleri çözülmeye başladığında; siyasi krizlerin etkisi de katlanarak büyür.

Kavlak’ın cümlesi tam olarak bu noktaya işaret ediyor olabilir.

Bir başka ifadeyle mesele şu soruya indirgenebilir: Bir toplumun çöküşü nerede başlar? Sonuçlarda mı, yoksa sonuçları doğuran zeminde mi?

Bugün Türkiye’de uzun zamandır konuşulmayan ama herkesin gündelik hayatında karşılaştığı bir gerçek var: gündüz kuşağı televizyon programları.

Bu programların içeriklerine bakıldığında karşımıza çıkan tablo oldukça çarpıcıdır. Kaybolan eşler, yasak ilişkiler, aile içi kavgalar, aldatma hikâyeleri, şiddet iddiaları, miras çatışmaları, akrabalık krizleri… Bir toplumun en mahrem ve en kırılgan hikâyeleri, saatler süren bir televizyon formatına dönüştürülmüş durumda.

Üstelik bu yalnızca bir haber aktarımı değil.

Bu hikâyeler çoğu zaman dramatize edilerek, uzun tartışmalarla, yüksek duygusal gerilimle ve stüdyo atmosferi içinde bir gösteriye dönüştürülüyor. İnsanların en özel hayatları, milyonların önünde tartışılan bir televizyon malzemesi hâline geliyor.

Bu noktada mesele tek tek olayların varlığı değildir. Toplumlarda elbette suç da olur, aile krizleri de yaşanır, trajediler de meydana gelir.

Sosyolojik problem, bu olayların sürekli ve sistematik biçimde bir televizyon türüne dönüşmesidir.

Bir toplum her gün ekranlarda aldatma hikâyeleri, aile içi krizler, kriminal ilişkiler ve mahrem tartışmalar izlediğinde, bu görüntüler zamanla sıradanlaşır.

İlk bakışta şok edici görünen şeyler, tekrarlandıkça normalleşir.

Sosyoloji literatürü bu süreci “normalleşme etkisi” olarak tanımlar. Sürekli tekrar edilen davranış kalıpları, toplumun zihninde giderek olağan kabul edilmeye başlanır.

Bir süre sonra insanlar bu hikâyelere şaşırmaz.

Onları izler.

Tartışır.

Hatta eğlenir.

Oysa burada görünmeyen başka bir süreç daha işler. Bu programlar yalnızca olayları anlatmaz; aynı zamanda bir kültür üretir.

Toplumlar yalnızca okullarda yetişmez.

Ekranlarda da yetişir.

Hangi hikâyelerin anlatıldığı, hangi davranışların görünür kılındığı, hangi ilişkilerin sürekli tekrar edildiği; zamanla toplumun zihinsel dünyasını da şekillendirir.

Bu nedenle gündüz kuşağı programları sadece bir televizyon formatı değildir.

Aynı zamanda bir toplumsal pedagojidir.

Eğer bir toplumun ekranlarında sürekli olarak yozlaşmış ilişkiler, aile içi çatışmalar ve kriminal hikâyeler dolaşıyorsa; o toplumun ahlaki iklimi de bundan etkilenir.

İşte Kavlak’ın “Öcalan’dan önce” vurgusu bu yüzden önemli.

Çünkü bu söz, bir suçluya verilecek cezayı tartışmaktan çok, şu soruyu gündeme getiriyor:

Toplumlar yalnızca suçlularla mücadele ederek mi ayakta kalır?

Yoksa o suçları doğuran kültürel zeminle de yüzleşmek zorunda mıdır?

Tarih bize şunu gösteriyor: toplumlar çoğu zaman sonuçlarla mücadele ederken sebepleri görmezden gelirler.

Bir terör örgütü ortaya çıktığında onu konuşuruz. Bir suç işlendiğinde failini tartışırız. Bir kriz patlak verdiğinde onu bastırmaya çalışırız.

Ama o krizleri doğuran kültürel iklim üzerine çok daha az konuşuruz.

Oysa toplumların dayanıklılığı yalnızca güvenlik politikalarıyla değil, aynı zamanda ahlaki ve kültürel dokularıyla ilgilidir.

Eğer bir toplum şuur sahibi bir nesil yetiştiremiyorsa, değerlerini aktaracak bir kültürel zemin kuramıyorsa ve aile kurumunu koruyacak bir bilinç oluşturamıyorsa; siyasi krizler karşısında da çok daha kırılgan hâle gelir.

Bugün milyonlarca insanın evinde televizyon günün büyük bölümünde açıktır. Özellikle gündüz saatlerinde yayınlanan programlar, emeklilerden ev hanımlarına kadar geniş bir izleyici kitlesine ulaşır.

Bu ekranlar yalnızca eğlence üretmez.

Aynı zamanda bir zihniyet üretir.

Bu nedenle tartışılması gereken şey, bir televizyon programında kurulmuş sert bir cümle değildir.

Asıl tartışılması gereken soru şudur:

Bir toplumun çöküşü nerede başlar?

Terör örgütlerinde mi?

Yoksa toplumun ahlaki ve kültürel dokusunun aşınmasında mı?

Belki de Kavlak’ın sert cümlesi tam olarak bu soruyu hatırlatmak içindi.

Çünkü bazen bir toplumun en büyük sorunları, en çok konuşulan yerlerde değil; en çok izlenen ekranlarda başlar.